birebir ürünler,den islam bilgisi2 bugün sizin icin birebir ürünler islam yazılarını sunuyor ve sizin icin birebir ürünler cok calısıyor birebir ürünler diyorki Büyüklerimizin «kaddesallahü teâlâ esrârehüm» plunun temeli, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdına uygun olarak inanmak ve sünnet-i seniyyeye yapışmakdır «alâ sâhibihessalâtü ves-selâmü vettehıyye». Bid’atlerden ve nefsin isteklerinden de sakınmak ve işleri, elden geldiği kadar azimetle yapmak, ruhsat ile hareketden kaçınmakdır.Azimet), halâl olduğu belli olmıyan şübheli şeyleri de yapmamak, harâm ve mekruhlardan herhâlde kaçmakdır. (Ruhsat), islâmiy-yetin izin verdiği, câiz olur dediklerinden sakmmamakdır.Önce, cezbe hâsıl olup kendinden geçer. Buna (Adem) denir. Bundan sonra (Bekâ) bulup kendine gelir. Buna (Vücûd-i adem) denir. Bu adem ve kendinden geçmek, hissi gayb etmek, duygusuz olmak değildir. Az kimsede, his de gidebilir. Bu bekâ sâhibi, insanlık isteklerine dönebilir. Nefsin huylarına uyabilir, fenâdan sonra hâsıl olan, Bekâda ise, geri dönmek câiz değildir. Hâce Nakşibend hazretleri (Vücûd-i adem, insanlık arzularına döner. Fekat, Vücûd-i fenâ, geriye hiç dönmez) sözünü, belki bunun için söylemişdir. Çünkii birinci Bekanın sâhibi, daha yoldadır. Yolda olan geri dönebilir. İkincisi, müntehidir, kavuşmuşdur. Kavuşan, geri dönmez. Büyüklerden biri (Yolda olan döner. Kavuşmuş olan dönmez) buyurdu. Vücûd-i adem sâhibi, hernekadar yolda ise de, nihâyet, bidâyetde yerleşdirilmiş olduğu için, nihâyetde olanları bilir. Müntehinin, yolun
sonunda kavuşdukları, buna topluca tatdınlır. Bu nisbet, müntehide bol olduğundan, rûhuna da, bedenine de yayılır. Vücûd-i adem sâhi-. binde ise, yalnız kalbindedir. Müntehide yayılmış, dağılmışdır. O, insanlık sıfatlarına dönmez. Çünki, bu nisbetin, onun bedeninin her mertebesine yayılması, onun sıfatlarını yok etmiş, fâni yapmışdır. Bu (Fenâ), Allahü teâlânın büyük bir ni’metidir. Allahü teâlâ, azmıyan kulundan, ni’metini geri almaz. Vücûd-i adem sâhibi, böyle değildir. Bu nisbet, onun bedenine geçmemişdir. Böyle olmakla berâber, bedenin mertebeleri kalbe bağlı olduğu için, bu nisbet kalb yolu ile, bütün bedene de, toplu, kısa olarak geçer. Bedenin isteklerini azaltır. Fekat, tâm yok edemez. Bunun için geri dönebilir. Çünki, azalmış, yok olmamışdır. Yok olan, geri dönmez. Bu yüksek zincirin büyüklerinden birkaçı «kaddesallahü teâlâ esrârehüm», bidâyetdeki kendinden geçmeğe ve bundan sonra hâsıl olan bekâya (Fenâ) ve (Bekâ) demişlerdir. Bu mertebede, (Tecellî-i zâti) olur. Hak teâlânın zâtı görünür de demişlerdir. Bu Bekânın sâhibine, (Vâsıl), kavuşmuş demişlerdir. Devâmlı huzûr, müşâhede demek olan (Yâd-i dâşt) de, bu mertebede hâsıl olur sanmışlardır. Bütün böyle sözler, nihâyetin bidâyetde yerleşdirilmiş olmasından ileri gelmekdedir. Çünki, Fenâ ve Bekâ, yalnız müntehiye hâsıl olur. Ancak, müntehi kavuşmuşdur. Tecellî-i zâti, yalnız buna olur. Allahü teâlânın devâmlı huzûru, ancak müntehi içindir. Çünki, o hiç geri dönmez. Fekat, birinci söz de, bu bakımdan doğrudur. Sağlam bir görüşe dayanmakdadır. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr «kaddesallahü teâlâ sirrehül akdes» hazretlerinin (Fıkarât) kitâbındaki Fenâ ve Bekâ ve Tecellî-i zâti ve Zât-i İlâhînin şühûdü ve vasi ve Yâd-i dâşt yazıları da, bunlar gibidir. Büyüklerden biri buyurdu ki, Hâce hazretlerinin, sevdiklerinden birkaçına yazmış olduğu mektûblardan ve risâlelerden meydana gelmiş olan bu kitâb, başlangıcda olan ma’rifetîeri mübtedîlere anlatmak için yazılmışdır. (İnsanlara, aklları erdiği kadar söyleyiniz!) gözetilerek yazılmışdır. (Risâle-i silsiletil-ahrâr) kitâbı da böyledir. Hâce-i Ahrâr hazretlerinin sözlerine uygun olarak yazılmışdır. Dînin kuvvetlendiricisi, yüksek hocamız mevlânâ Muhammed Bâkî hazretlerinin (Rubâ lyyât şerhi) kitâbı da, böyledir. Bu Bekâ, hattâ Cezbede hâsıl olan her Bekâ, (Tevhîd-i vücûdî) ile karışıkdır. Bunun içindir ki, büyüklerden birçoğu, Hakk-ul-yakîni anlatırken tevhîd-i vücûdî ile karışdırmışdır. Birçoğu da bu sözlerden şübheye düşmüşler. Bunların Hakk-ul-yakîni, cezbede olmuşdur demişlerdir. Çünki böyle ma rifetler, o makâmda hâsıl olur. (Tecellî-i sûrî) başka şeydir. Ne olduğunu, kavuşanlar bilir. Kesret aynasında vahdeti görürken, ayna belli olmaz, yalnız sonsuz var olan görünürse, bu makâma (Yâd-i dâşt) demişler.Sahva getirdikleri zeman, Allahü teâlânın, âlem ile, önce görülen bağlılıklardan başka bir bağlılığı olduğu anlaşıldı. Bu, hiç anlaşılamı-yan bir bağlılıkdır. Hak teâlâ, hiç anlaşılamıyan bir nisbet ile görüldü. Yine hayrete daldırdılar. Bu mertebede biraz kabz, sıkıntı hâsıl oldu. Yine kendime getirdiklerinde, Hak teâlâ, o anlaşılamaz nisbetden başka olarak göründü. Bu âlemle, anlaşılan ve anlaşılamıyan hiçbir nisbeti, bağlılığı yok idi. Alem de böylece görülmekde idi. O ânda, öyle bir ilm ihsân olundu ki, bu ilm, Hak teâlâ ile mahlûklar arasında hiçbir bağlılık bırakmadı. Her iki şühûd var iken, bildirdiler ki, böylece, hiç bir bağlılık olmadan görülen, Hak teâlânın kendi değildir. Tekvin sıfatının âlemle olan bağının, Alem-i misâlde olan sûreti-dir. Çünki, Onun zâtı, mahlûklarla bir ilgisi olmakdan çok uzakdır. Anlaşılabilen veyâ anlaşılamıyan hiçbir bağlantısı yokdur, Arabi beyt tercemesi:Sevgiliye kavuşmak, ele geçermi acabâ? yüksek dağlar ve korkunç tehlükeler var arada.
Kıymetli kardeşim! Hâllerin hepsini açıklamağa ve ma’rifetleri anlatmağa kalkışırsam, çok uzun sürer. Dinliyenleri usandırabilir. Hele (Tevhîd-i vücûd) ma’rifetleri, herşeyin zil, görüntü olduğu anlatılırsa, sonu gelmez. Bütün ömürlerini tevhid-i vücûd ma’rifetlerinde geçirenler, bu sonsuz deryâdan bir damla elegeçirememişlerdir. Şuna da, çok şaşılır ki, onlar, bu fakiri, tevhid-i vücûd sâhiblerinden saymazlar. Tevhid bilgilerine inanmıyan âlimlerden sanırlar. Görüşleri kısa olduğu için, tevhid ma’rifetleri üzerinde durmağı olgunluk bilirler. Bu bilgilerden ilerlemeği, gerilemek sanırlar. Fârisi beyt tercemesi:
Câhildirler, kendilerini de bilmezler, hüner sanmakdan ayblan çekinmezler.Bunların dayandıklan birinci .sened, eski tesavvufcuların tevhid-i vücûdi üzerindeki sözleridir. Allahü teâlâ, bunlara insâf versin! O büyüklerin, bu makâmlardan ilerlemediklerini, o makâmda bağlanıp kaldıklarını nerden biliyorlar? Biz, tevhid-i vücûdi ma’rifetleri yokdur demiyoruz. Var olduğunu, fekat bu makâmdan daha yüksek makâmlara derleneceğini de söyliyoruz. Eğer, bu makâmları aşanlara, bu bilgilere inanmıyor adını takıyorlarsa, ona bir diyeceğimiz yokdur.Yine sözümüze dönelim. Birşeyin örneği, o şeyi tanıtır. Bir damla sızıntı, bir su menba’ını buldurur. Biz de az bildirdik. Bir damla ile haber veriyoruz.nirse, gayb olur. Perdelenmeden devâmlı olmadıkça, Yâd-i dâşt denilmez.’ Burada bir incelik vardır: Her kavuşan, geriye döner. Fekat huzûru devâm eder. Fekat, bu nisbetin onda bulunması, şimşek çakar gibi olur. Mahbûblarda ise, böyle değildir. Çünki, bunlarda, cezbe, sülûkden öncedir. Huzurun bunlarda bulunması, devâmlıdır. Butun varlıkları bu nisbet olmuşdur. Yukarda buna işâret eyledik. Bedenleri, rûhları gibi olmuşdur. Bâtınları, zâhirleri gibi ve zâhirlerı, bâtınları gibi olmuşdur. Bunun için, bunların huzûrları süreklidir. Nisbetleri, bütün nisbetlerden üstün olmuşdur. Kitâblarında ve risâle-lerinde, böyle olduğu bildirilmekdedir.Çünki, (Nisbet), huzur demek-dir. Huzûrun son mertebesi de, perdesiz devâmlı olmasıdır. Bu yolun büyüklerinin, bu nisbet yalnız bizimdir demeleri, bu yolu, bu m’metı elde etmek için kurdukları bakımındandır. Böyle olduğunu biraz önce bildirmişdik. Yoksa, başka silsilelerin büyüklerinden birkaçına hâsıl olması da câizdir ve hâsıl olmuşdur. Evliyânın büyüklerinden şeyh Ebû Sa’id-i Ebül-Hayr «kaddesallahü sirreh» bu huzura işaret etmekde ve üstâdından bunu açıklamasını istemekdedir. Bu ışdevam-lımıdır demiş. Üstâdı ise, hayır devâmsızdır demişdir. Tekrâr sormuş. Tekrâr bu cevâbı almış. Üçüncü soruşunda, üstâdı, devamlı olabilir. Fekat, çok az kimselere nasîb olur buyurmuşdur. Şeyh bunu işitince raks ederek, bu, o çok az rastlananlardan biridir demişdir.Mutlak nihâyet, ötelerin ötesidir demişdik. Bunu açıklıyalım. Bu huzûr hâsıl oldukdan sonra, derlenirse, hayret girdâbına düşülür. Bu huzûr da, başka mertebeler gibi, arkada kalır. Bu hayrete (Hayret-ı kübrâ) denir. Büyüklerin büyükleri içindir. Böyle olduğu, kıtabla-rında bildirilmekdedir. Büyüklerden biri, bu makâmda şöyle bildiriyor. Fârisî beyt tercemesi:
Güzelliğin beni alt üst etdi.
Birşey bilmiyorum, aklım gitdi.
Bir başkası buyuruyor. Fârisî beytler tercemesi.
Aşk, küfrden, dinden yüksek oldu.
İmândan, inkârdan üstün oldu.
Aklı koyup, yüz âlem dolaşdım, küfr ve din ortadan gayb oldu.
Küfr, din, şek ve yakîn, herbiri, akl ile şimdi beraber oldu.
Her varlık, yol kesicidir sana! hepsi bir, Sedd-i İskender oldu.
Bir başkası buyuruyor ki, fârisî beyt tercemesi:Hiç yok, yalnız O var dediler, yükseldiler, yüce serâydan, hepsi eli boş döndüler.
Bu hayret hâsıl oldukdan sonra, (Ma’rifet makamı) vardır. Acaba kimi bu ni’mete kavuşdururlar? Hayret makâmı olan (Küfr-i hakîkî) den sonra, (Imân-ı hakîkî) ye kavuşdururlar. İşin iç yüzünü bilenlere göre, aranılan enson makâm budur. Da’vet makâmı ve ıslamıyyetın sâhibine tâm uymak burasıdır «aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye». Yûsüf sûresinin yüzsekizinci [108] âyetinde (Ben herkesi ve bana tâbi’ olanları, Allahü ceâlâya da’vet ederim) bildirilen da’vet, bu makâmda yapılır. O, dînin ve dünyânın efendisi «aleyhissalâtü vesselâm», (Yâ Rabbî! Bana, doğru îmân ve sonu küfr olmıyan yakîn ıhsan eyle!) diyerek, bu îmânı istemişdir. Hayret makâmı olan (Küfr-i hakiki) den Allahü teâlâya sığınmış (Fakrden ve küfrden sana sığınırım) buyurmuşdur. Bu mertebe, Hakk-ul-yakîn mertebelerinin son niertebesidir. Bu makâmda, bilmek ve görmek, birbirlerine perde olmazlar. Arabî beyt tercemesi:Ni’mete kavuşanlara afiyet olsun! zevallı âşık, birkaç damla ile doysun!
İyi dinle! Allahü teâlâ, anlayışını artdırsın! Bu büyüklerin cezbelen ıkı dürlüdür: Birincisi, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdan gelmekde-dır. Bu bakımdan, yolları, bu hazrete bağlıdır «radıyallahü anh>*. Buna kavuşmak, husûsî bir teveccüh ile olur. Bütün varlıkları, var-Iıkda durduran budur. Kendinden geçmek ve kendini yok bilmek bu cezbede olur. Bu yolun ikinci cezbesi, şâh-i Nakşibend hazretlerinden gelmekdedır. [O zeman başlamışdır]. Zât-i İlâhî ile olmakdan hâsıl olur. Bu cezbe, Hâce hazretlerinden, birinci halîfesi olan, hâce Alâ’ üddîn hazretlerine geldi. Kendisi, zemânının kutb-i irşâdı olduğundan, bu cezbeyi elde etmek için de bir yol kurdu. Bu yola, bu Silsile-i ^lyyede (Tarik-ı Alâiyye) denildi. Büyükler buyuruyor ki, en kısa yol, aarîka-i aliyye-i Alâiyye) dir. Bu cezbe, hâce Nakşibend hazretlerinden gelmekde ise de, bu elde etmek yolunu bulan, hâce Alâüddîn-i Attâr hazretleridir «kaddesallahü teâlâ esrârehümâ». Doğrusu, bu yolu çok bereketlidir. Bu yolda az ilerlemek, başka yollarda çok ılerlemekden dahâ fâidelidir. Zemanımıza gelinciye kadar, Alâiyye Ahrâriyye silsilesinin büyükleri, bu ni’mete kavuşmuşlardır. Tâlibleri bu yolda yetişdirmişlerdir. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, bu büyük ni’meti, Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinden aldı. Ya’kûb-i Çerhî «aleyhımürndvân», hâce Alâ’üddîn hazretlerinin halîfelerinden idi.birebir ürünler sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder