replika satış,dan islam bilgisi8 bugün replika satış elinden gelen gayreti gösteriyor replika satış uzun zmaandan beri bu yazıları hazırladı replika satış diyorki.hattâ Cebriyye mezhebine yanaşıyor. Bunlar, ba’zan (İnsanın hakî-katde ihtiyârî yokdur. işiinsanınyapması mecâzdır, görünüşdedir) diyor. Ba’zan da (insanın ihtiyârî azdır. Herşeyi yapan, Allahü teâlâ-dır) diyor. Bu söz, Cebriyye mezhebine kayıyor. Bunlar, ba’zı tesav-vuf büyüklerinin sözlerini öne sürüyor. Meselâ (İşleri yapan birdir. Hiçbirşey yokdur, yalnız O vardır. İnsanın işinde, kudretinin te’sîri yokdur. İnsanın hareketi, ağacın sallanması gibidir. İnsanın varlığı da, işleri de, çöldeki serâb gibidir, bir görünüşden başka birşey değildir) gibi sözler, bu gevşek, tenbellerin kötü söylemelerini ve işlemelerini destekliyor. Herşeyin doğrusunu, ancak Allahü teâlâ bilir. Bıldiğirniz kadar, bunlara şöyle cevâb veririz ki: Eş’arînin dediği gibi, eğer ıhtiyâr, hakîkaten bulunmasaydı, Allahü teâlâ, kulların zulm’ etdiğini bildirmezdi. İnsanın yapdığı işde kendi kudreti te’sîr etmeyip, kudreti, yalnız işin yaratılmasına sebeb olsaydı, insanların kötü işlerine zulm denmezdi. Hâlbuki Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, insanların zulm işlediğini bildiriyor. İnsanın gücü, işin yaratılmasına te sîr etmeyip, yalnız sebeb olsaydı zulm buyurmazdı. Evet Allahü teâlâdan gelen elemlerde, azâblarda, insanın ihtiyârî karışmı-yor. Fekat, bu zulm olmaz. Çünki, Allahü teâlâ, kaydsız, şartsız mâlikimiz, sâhibimizdir. Mülk yalnız Onundur. Mülkünü, istediği gibi kullanır, hiç zulm olmaz. Fekat insanların zulm etdiklerini bildir-m^i, insanda ihtiyârın bulunduğunu göstermekdedir. Burada zulmün mecâz olması düşünülemez. Hakikatler, zarûret olmadıkça mecâz yapılmaz.
İnsanların irâdeleri, ihtiyârlan zaîfdir, azdır sözüne gelince, eğer Allahü teâlânın ihtiyârî yanında azdır denirse veyâ insanların ihtiyârî yalnız olarak işleri meydana getiremez demek istenirse, doğru olur. Fekat, eğer ihtiyârlan, işlerin yapılmasına te’sîr etmez denirse, doğru olmadığını yukarıda bildirdik.
Allahü^ teâlâ, kullarına yapabilecekleri şeyleri emr etmişdir. insanları zaîf yaratdığı için, her emrinde kolaylık göstermişdir. Nitekim, Nisâ sûresi yirmiyedinci [27] âyetinde, (Allahü teâlâ, size hafif, kolay emr etmek istedi. Çünki, insan zaîf yaratılmışdır) buyurmakda-dır. Allahü teâlâ, (Hakîm) dir. [Herşeyi yerinde, uygun olarak yapar]. (RaûO dur. (Acımağa lâyık olmıyanlara da acıyıcıdır). (Rahîm) dir. Ahıretde sevdiklerine, ya’nî küfrân-ı ni’met etmiyenlere, ya’nî mü’ minlere Cenneti ihsân edicidir. Şunu da ilâve edelim ki, Sofıyye-i aliyyenin islâmiyyete uymıyan ba’zı sözleri, hâlin kapladığı zemanda, keşfyolu ile anladıkları bilgilerdir ki, o zeman, akl ve şü’ûrları örtülü olduğundan, özriü sayılırlar ve keşfleri yanlış olmuşdur. Başkalarının, böyle keşflcre, sözlere uyması câiz değildir. Böyle .sözlere, islâmiyyete uyacak şeklde ma’nâ vermek, kelimelerden anlaşılan ma’nâyı bırakıp, meşhur olmıyan ma’nâlarını vererek, islâmiyyete uydurmak lâzımdır. Çünki, âşıkların, muhabbet serhoşlarının sözleri, çeşidli ma’nâlara gelir. Bu ma’ nâlar arasından, doğru ve onların büyüklüğüne yakışan ma’nâyı bulup, öyle kabûl etmek lâzımdır.Zemanımızdaki, din câhilleri, Muhyiddîn-i Arabî, Celâleddîn-i Rûmî, Niyâzî-i Mısrî gibi büyüklerin, böyle sözlerini ele alarak, tesav-vufa, tesavvufeulara saldırıyor. Yazdıkları kitâblarda, l-vliyânm sözlerine yanlış ma’nâlar vererek, hattâ, onların sözü diyerek, uydurma şeyler yazıyor. O derin âlimleri, islâmiyyet düşmanı imiş gibi göster-meğe çalışıyorlar. Cenâb-ı Huk, böyle zevallılara, islâmiyyeti, tesav-vufu anlamak nasîb etsin! Âmin].
Bu mektûb, molla Muhammed Hâşime yazılmışdır. Allahü teâlâ-nın, İmâm-i Rabbânî hazretlerine başlangıcda ihsan etmiş olduğu yolu ve tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi bildirmekdedir:Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe ve onun temiz olan Âlinin ve Eshâbının hepsine salât ve selâm olsun! Tarîkatler arasında en kısa, en birinci, en uygun, en sağlam, en sâlim, en kuvvetli, en doğru, en iyi, en yüksek, en üstün, en şerefli ve en olgun olanı, tarîka-i aliyye-i Nakşibendiyyedir. Bu yolda bulunanların ruhlarını ve sâhiblerinin sırlarını, Allahü teâlâ takdis eylesin! Bu yolun bütün bu üstünlükleri ve bu yolda yetişenlerin şânlarmın üstün olması, sünnet-i seniyyeye yapışdıkları ve bid’atlerden sakındıkları içindir. I shâb-ı kirâmda olduğu gibi «aleyhimürrıdvân minelmelikılnıennân». bu büyüklerin de, hidâyetlerinde, nihâyetlerinin kazancı yerleşdinlmişdir. Yüksek dereceye kavuşdukdan sonra, huzûrları devâmlı olmuşdur. Başkalarının huzûru geçicidirKardeşim! Allahü teâlâ, seni doğru yola ulaşdırsm! Mu lakîr, bu yola özendiğim zeman, Allahü teâlâ, işimi kolaylaşdırdı. Vilâyet kaynağı, hakikatin mütehassısı, nihâyetin başlangıcda yerleşdirilmiş olduğu yolun kılavuzu, vilâyet derecelerine kavuşduran caddenin sürücüsü, dînin koruyucusu, şeyhimiz ve imâmımız, şeyh Muhammed Bâkî «kaddesallahü teâlâ sirreh» hazretlerine kavuşdurdu. Nakşibendiyye büyüklerinin seçkin halîfesi olan bu yüksek zât, Allahü teâlânın ismini zikr etmeği öğretdi. Teveccüh buyurdu. Bu fâkîrde, zikrin tadı tâm hâsıl oldu. Sevincimin çokluğundan ağladını. Birgün sonra, bu büyüklerin kıymet verdikleri ve (Gaybet) dedikleri, şü’ûrsuzluk hâsıl oldu. Kendimden geçince, büyük bir deniz gördüm. Dünyâdaki şeklleri, sûretleri, bu deniz içinde gölge gibi gördüm. Şü’ûrsuzluğum çoğaldı. Bir sâ’at, iki sâ’at sürdüğü günler oldu. Bütün geceyi kaplamağa başladı. Olanları, kendilerine arz etdim. (Fenâ)dan biraz hâsıl olmuş buyurdu. Zikr etmeği yasakladı. (Bu huzûru elden kaçırma!) dedi. İki gün sonra, bilinen (Fena) hâsıl oldu. Arz eyleyince, (Vazifeni yap!) buyurdu. Fenâmn Fenâsı hâsıl oldu. Arz eyledim. (Bütün âlemi bir birleşmiş topluluk olarak görüyormu-sun?) buyurdu. (Evet) dedim. (Fenâmn Fenâsında, âlemi böyle birleşik görmekle birlikde, şü’ûrsuzluk da hâsıl olur) buyurdu. Hemen o gece, buyurduğu gjbi, Fenâ hâsıl oldu. Bunu ve bundan sonra olanı arz eyledim ve Allahü teâlâyı, ilm-i huzûrî ile bildiğimi ve kendisinde bulunmıyan sıfatlarla birlikde bildim dedim. Bundan sonra, bütün cşyâyı kaplıyan bir nûr göründü. Onu Hak teâlâ sandım. Bu nûr siyâh idi. Arz eyledim. (Nûr perdesi arkasında Hak teâlâ görülmüşdür. Bu nûrdaki genişlik. Umdedir. Zât-i teâlâ herşeyle ilgili olduğu için, geniş görünmekdedir. Bunu yok etmek lâzımdır) buyurdu. Sonra, bu nûr küçülmeğe başladı Darlaşdı. Nokta gibi oldu. (Noktayı da yok etmek, hayrete gelmek lâzımdır) buyurdu. Öyle yapdım. Hayâl olan nokta da yok oldu. Hayrete daldım. Hak teâlâ, kendini kendi görür gibi göründü. Arz eyledim. (İşte, Nakşibendiyyenin huzûru, bu huzûrdur) buyurdu. Nakşibendiyyenin nisbeti, bu huzûr demekdir. Bu huzûra, gayb olmıyan huzûr da denir. Nihâyetin bidâyetde yerleşmesi, burada olur. Bu yolda, tâlibe bu nisbetin hâsıl olması, başka yollarda, tâlibin maksada kavuşmak için, çalışılacak zikrleri ve vazifeleri rehberlerinden almalarına benzer. Fârisî mısra’ tercemesi:Gül bağçemi gör de, behârımı anla!Bu fakirde bu nisbetin hâsıl olması, zikr öğrendiğim günden, iki ay ve birkaç gün sonra başladı. Bu nisbet hâsıl oldukdan sonra, (Fenâ-i hakîki) denilen, başka bir fenâ hasıl oldu. Kalb o kadar genişledi ki, yer küresinin ortasından Arşa kadar, bütün âlem, bu genişlik yanında, hardal dânesi kadar bile değildi. Bundan sonra, kendimi ve âlemin her parçasını, hattâ her zerreyi, Hak teâlâ olarak şerif onıcu da, pek kolaydır. Zekâtı da, çok hafif emr etmiş, malın hepsini değil, kırkda birini verin, demişdir. Hepsini veyâ yarısını vermeği emr etseydi, kullarına güç olurdu. Merhameti, pek fazla olduğundan, emri tâm yapılamaz ise, dahâ da hafifletmişdir. Meselâ, abdest alamıyanlara, teyemmüm etmeğe, nemâzda ayak üzere dura-mıyanlara, oturarak kılmağa, oturamıyanlara da, yatarak kılmağa, rükü ve secde yapamıyanlara, imâ ile [oturup, rükü' ve secde için, az eğilerek] kılmağa, bunlar gibi, dahâ nice kolaylıklara izn vermişdir. Islâmiyyetin emrlerine dikkatle ve insâfla bakan, bu kolaylıkları görür. Allahü teâlânın, kullarına ne kadar çok merhametli olduğunu, pek iyi anlar. Emrlerin pek kolay olmasının birşâhidi de, çok kimselerin, emr olunan ibâdetlerin, dahâ artmasını istemesidir. Nemâzın, orucun artmasını istiyen, çok görülmüşdür. Evet, ibâdet yapmak güç gelen kimseler de, yok değildir. Böyle kimseler, normal insan değildir. Böyle bozuk kimselere, ibâdetlerin zor gelmesine sebeb, nefslerinin karanlığı ve şehvânî arzûlarının kötülüğüdür. Bu karanlık ve kötü-lükler, nefs-i emmâreden hâsıl olınakdadır. Nefs-i emmâre, Allahü teâlânın düşmanıdır. Şûrâ sûresinde; (imân ve ibâdet etmek, müşriklere güc gelir). Bekara sûresi, kırkbeşinci [45] âyetinde, (Nemâz kılmak, yalnız mü’minlere, Allahü teâlâdan korkanlara kolay gelir) buyurmuşdurBedenin hastalığı, ibâdetlerin yapılmasını güçleşdirdiği gibi, (Bâtın) ın [kalbin ve rûhun] hasta olması da güçleşdirir. Allahü teâlâ, islâmiyyeti, nefs-i emmâreyi, [ya’nî kötülük isteyici] arzûlanndan, âdetlerinden vaz geçirmek için gönderdi. Nefsin istekleri ve islâmiyye-tin istekleri birbirinin zıddıdır, aksidir. O hâlde, ibâdetleri yapmakda güçlük çekmek, nefsin kötülüğünü gösteren bir alâmetdir. Nefsin arzûlarının kuvveti, bu güçlüğün çokluğu ile ölçülür. Nefsin hevâsı [istekleri], kalmayınca, güçlük de kalmaz.Sofıyye-i aliyyeden ba’zısının, insanda ihtiyârın bulunmadığını veyâ kuvvetsiz olduğunu gösteren birkaç sözünü yukarıda yazmış-dık. Tesavvuf büyüklerinin, islâmiyyete uymıyan sözlerine, hiç kıy-met verilmez. Nerde kaldı ki, hüccet ve sened olarak kullanılsın. Ya’nî, bir iddi’âyı düşünceyi isbât için böyle sözleri şâhid getirmek, hiç doğru olmaz. Şâhid, sened olacak, uyulabilecek, ancak Ehl-î sünnet âlimlerinin sözleridir. Sofıyye-i aliyyenin sözlerinden, âlimlerin sözüne uygun olanlar, kabûl edilir. Uymıyanları, kabûl edilmez. Burada da yine bildirelim ki, Sofıyye-i aliyyeden, hâlleri, keşfleri doğru olanlar, islâmiyyete uymıyan hiçbirşey söylememiş ve yapma-mışdır. Keşflerinden, hâllerinden, islâmiyyete uymıyanların, yanlış olduğunu anlarlar. İslâmiyyete muhâlif olan sözlere ve hareketler.Bundan sonra âlemin her zerresini birer birer hep kendim gördüm. Kendimi onların herbiri olarak gördüm. Sonra, bütün âlemi, bir zerrede yok buldum. Sonra, kendimi ve her zerreyi, o kadar geniş gördüm ki, bütün âlemi hattâ âlemin birkaç katını içimde gördüm! Kendimi ve her zerreyi, her zerreye yayılmış, sızmış olan nûr gördüm. Âlemdeki şekller, sûretler, bu nûrda yok oldular. Sonra kendimi ve hattâ her zerreyi, bütün âlemi tutuyor, varlıkda durduruyor gördüm. Arz eyledim. Tevhîdde (hakk-ul-yakîn) mertebesi işte budur. (Cem’ul-Cem’) bu makâmdır, buyurdu. Önce, âlemin şeklle-rini, suretlerini hep Hak teâlâ bulmuş olduğum gibi, bunlardan sonra, hepsini hayâl gördüm. Önce, Hak bulduğum her zerreyi, şimdi hep vehm ve hayâl buldum. Çok şaşırdım. Bu sırada, (Füsûs) kitabındaki, kıymetli babamdan işitdiğim (Bu âleme isterseniz Hak deyiniz, isterseniz mahlûk deyiniz. İsterseniz, bir bakımdan Hak deyiniz ve başka bir bakımdan, mahlûk deyiniz. İsterseniz, ikisi arasını ayıramı-yarak şaşkına döndüğünüzü söyleyiniz!) sözünü hâtırladım. Bu söz sıkıntımı giderdi. Bundan sonra yanlarına giderek arz eyledim. (Huzurun dahâ .sâl oinıamışdır. Vazîlene devanı et de, var ile yok birbirinden tâm ayrılsınlar) buyurdu. Ayrılamıyacağım anlatan, (Füsûs) ün yazısını okudum. (Şeyh Muhyiddîn, olgun bir velînin hâlini bildirmemiş. Birçoklarına göre de ayrılamazlar) buyurdu. Enirlerine uyarak, verdikleri vazîleye devam eldim. Onların çok kıyr.etli yardımları ile. Allahü teâlâ. iki gün stınra, var ile yokun ayrıldığım gösterdi. Hakîkî varlığı, hayâl olandan ayrı buldum. Dışarda, bir varlıkdan başka, hiçbir var görmedim. Kendilerine bunu bildirince, (Fark-ı ba’del-cem’) mertebesi, işte budur. Çalışmakla, buraya kadar varılabilir. Bundan ilerisi herkesin yaradılışında bulunana uygun olarak ihsân olunur Tesavvuf büyükleri, bu mertebeye (Tekmîlmakâmı) demişlerdir buyurdu.Bu fakîri ilk olarak, sekrden sahva ve Fenâdan Bekâya getirdikleri zeman, kendi bedenimin her zerresine bakdığım zeman, Hak teâlâdan başka birşey bulamadım. Her zerremi, Onu gösteren bir ayna gibi gördüm. Bu makamdan, yine hayrete götürdüler. Kendime getirdiklerinde, Hak teâlâyı kendi vücûdümün, her zerresinde değil, her zerresi ile buldum. Önceki makâmı, ikinci makamdan aşağı göldüm. Yine hayrete daldırdılar. Kendime gelince, Hak tealâyı, âlemle ne bitişik, ne ayn, ne içinde, ne de dışında bulmadım. Önce bulmuş olduğum, beraberlik, elrâfmı çevirmek ve içine işlemek gibi şeylerin hepsi, şimdi yok oldu. Böyle olmakla berâber, yine öyle görüldü.(Bu işde duraklama! Büyüklerimiz, bu makâmla-nn, kemâl ve tekmil makâmı olduğunu bildirmişlerdir) buyurdu. (Bu makâma inanmamak, o büyüklerin yüksekliğine inanmamak olur) dedi. Emrlerine uyarak, tarîkati ta’lîm etmeğe başladım. Tâliblere çalışmalarına yardımcı olmağa uğraşdım. Bu uğraşmalarımın tâliblere çok fâideli olduğu görüldü. Öyle oldu ki, senelerce çalışarak kavuşulabilenler, birkaç sâ’atde ele geçiyordu. Birkaç zeman uğraş-dım. Sonra, yine noksân olduğumu, aşağıda kaldığımı anladım. Tesavvuf büyüklerinin, son mertebe dedikleri, gelip geçici (Tecellî-i zâtı) 1er, bu yolda hiç hâsıl olmamışdı. (Seyr-i iiallah) ve (Seyr-i fıllah) ne demek olduğunu bilmiyordum. Bu kemâllere de kavuşmak lâzımdı. Bunları düşündükçe, aşağıda kalmış olduğumu iyi anladım. Yanımda bulunan tâlibleri toplıyarak, geride olduğumu, hepsine bildirdim. Dağılmalarını söyledim. Fekat bu sözlerimi aşağı gönüllülük, incelik sandılar. Yanımdan ayrılmadılar. Az zeman sonra, Allahü teâlâ, umduklarıma kavuşdurdu. Sevgili Peygamberinin sadakası olarak «aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât» ihsânda bulundu.replika satış sizin icin sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder