replika saat,den islam bilgileri5 sizin icin replika saat ve
replika saatler islam bilgileri güzel yazılarını sizler icin hazırladı ve sizinde bildiginiz gibi elimizden gelen gayreti gösteriyoruz memur alımları ve replika saat sizin icin diyorki Fnfâl sûresinin kırkaltıncı âyetinde, (Ey mü’minler! Allahü teâlâyı kalb ile ve dil ile çok zikr ediniz. Felâh bulursunuz) buyuruldu. Cum’a sûresinin onuncu âyetinde, (Her zeman, Allahü teâlâyı çok zikr ediniz! Dünyâda ve âhıretde felaha kavu-yursunuz!) buyuruldu. Ahzâb süresinin kırkbirinci âyetinde, (Ey müzminler, Allahü teâlâyı her zeman ve çok zikr ediniz!) buyuruldu. Tibyân tefsirinde, Abdüllah ibnı Abbâs buyurdu ki, Allahü teâlâ bütün cmrleri için bir sınır koymuş, bu sının aşınca, özr saymışdır. Özrü olanı afv cylemışdir. Yalnız, zıkr ediniz emri, böyle değildir. Bunun için bir sınır ve özr tanıma-mışdır. Hiçbir özr ile zikr terk edilmez. Dururken, otururken ve yatarken de zikr ediniz dedi. Her yerde, her hâlde, dil ile ve kalb ile zikr edin buyurdu. Beni hiç unutmayın buyurdu. Bekara sûresinin yüzelliikınci âyetinde, (Beni zikr edin! Ben de sizi zikr ederim) buyuruldu.Tibyândakı hadîs-ı kudsîde (Beni zikr eden kulumla birlik-deyim) buyuruldu. Beyhekînin bildirdiği hadîs-i şeriflerde (Derecesi en yüksek olanlar, Allahı zikr edenlerdir) ve (Allahı sevmenin alâmeti. Onu zikr etmeği se\mekdir) ve (Allahın zikri, kalblerin şifâsıdır) ve (Zikr [nâfıle] sadakadan, orucdan dahâ hayrlıdır) ve (Allahı çok zikr edeni, Allah sever) buyuruldu. Resûlullah, her ân zikr ederdi. Tesavvuf, Allahü teâlâyı çok /ıkr etmekdir. Böyle tesavvuf kötülenebilir mi?]
Bu yolun en üstün derecesinin, Allahü teâlâya ma’rifet, ya'nî Onu tanımak olduğunu, Allah adamları sözbirliği ile bildirmişlerdir. Bu ma’rifet de, Allahü teâlâda yok olmak demekdir. Ya’nî, Allahü teâlâyı tanımak demek, yalnız. Onun var olduğunu. Ondan başka herşeyin yok olduğunu anlamak demekdir. İşte, tesavvuf, bu ma’rifete, bu anlayışa kavuşduran yoldur. Nazm:
Kendini yok bil, kemâl ancak budur.
Onda yok ol, kavuşmak, işte budur!
Bu yokluğa (Fenâ) denir. İki dürlü fenâ vardır. Biri (Fenayı kalb) olup, kalbin Allahdan başka herşeyi unutmasıdır. Ne kadar uğraşsa, ondan başka hiçbirşeyi hâtırlayamaz. Kalb, Allahdan başka hiçbirşeyi bilmez ve sevmez. Fenânın İkincisi, (Fenâ-yi nefs) dir. Nefsin fenâsı, onun yok olması demekdir. İnsan kendisine ben diyemez olur. Ârifın kendisi ve eseri kalmaz. Allahdan başka hiçbirşeyi bilmez ve sevmez. Kendine ve başkalarına bir bağlılığı kalmaz. İnsanları felâkete sürükliyen en büyük zehr, Allahdan başka bir şeye düşkün olmakdır. Böyle bir ârifın îmânı, parlak bir ayna gibidir. Her işi islâmiy-yete uygundur. Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına uymak, Ârif olana çok tatlı ve kolay gelir. Kendinde ucb ibâdetlerini beğenmek] ve riyâ gibi kötü huy hiç yokdur. Her işi, her ibâdeti ihlâs iJedir. Ya’nî, yalnız Allah içindir. Ncfs, önce, Allahü teâlânın emrlenne âsî ve düşman iken, şimdi itmînâna kavuşmuş, kuzu gibi olmuşdur. Hakîkî, tâm müsli-mân olmuşdur.Tesavvuf yolunda ilerlemek, kendini yok bilmek içindir. Allahü teâlâya tâm kul olmak içindir. Bu yolda ilerlemeğe (Seyr) ve (Sülük) denir. Bu yolun sonu (Fena) ve (Beka) dır. Ya’nî, Allahdan başka herşeyi unutmak ve yalnız Allahü teâ-lâyı var bilmckdir. Fcnâ ile bekâya kavuşan kimseye, (Ân’O denir. İnsanın yapabileceği kulluğu, ârif yapabilir. Nefsden ileri gelen lenbellik, gevşeklik, kalmaz. [Vehhâbîlerin zan ctdikleri gibi], tesavvuf yolunda olmak, Allaha kul olmakdan kurtulmak için değildir. Kendini, başkalarından üstün yapmak için değildir. Ruhları, melekleri, cin ve nurları görmek için değildir. Herkesin gözle gördüğü, düzgün, güzel, tatlı şeyler yetişmiyormuş gibi, başka şeyler aramanın ne kıymeti olur? Onlar da, bunlar da, hep Allahü teâlânın yaratdığı varlıklardır. Hepsi yok idi. Sonradan yaratılmış şeylerdir. Allahü teâlâya kavuşmak, O’nun cemâlini görmek ise, ancak âhıretde, Cen-netde olacakdır. Dünyâda olamaz. Böyle olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri ve tesavvuf yolunun büyükleri, sözbirliği ile bildirdiler. Dünyâda ele geçen, ancak (îkân) dır. [Bunun ne demek olduğu, (Se’âdet-i eMıyye) kitâbının üçüncü kısmında uzun bildirilmişdir].Tesavvuf yolculuğu, dünyâda islâmiyyeti temâmlamak içindir. Islâmiyyet, üç şeyden meydana gelmişdir. Bunlar, ilm, amel ve ihlâsdır. Tesavvuf, bu üçüncüsünü elde etmek içindir. Allahü teâlâya yaklaşmak, Ona kavuşmak. Onu görmek, ancak âhıretde olacakdır. Bunun için, bütün gücünüzle Muhammed aleyhisselâmın yoluna sarılınız! Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmağı huy edininiz! Unutulmuş sünnetleri ortaya çıkarmağa çalışınız! [Sünnetleri ortaya çıkanrkcn, fitne ve fesâd uyandırmayınız. Fitne çıkarmak harâmdır. Sünnet işleyeceğim derken, harâm işlemeyiniz! Kaş yaparken, göz çıkarmış olursunuz!]. Rü’yâlara güvenmeyiniz. İnsan, kendini rü’yâda pâdişâh ve kutb olmuş görse, ne kıymeti olur? Bu iki mevki’ uyanık iken ele geçerse, kıymetli olur. Bir kimse, uyanık iken de pâdişâh olsa, yeryüzünde bulunan herşey onun emrinde olsa, büyüklük sayılır mı?
Aklı olan, ileriyi görebilen kimse, böyle şeylere gönül bağlamaz. Allahü teâlânın râzı olduğu beğendiği şeyleri yapmağa çalışır. Fenâ derecesine varmağa uğraşır. Yüzyetmişyedinci mektubun tercemesi temam oldu.Imâm-ı Rabbani «rahmetullahi aleyh », birinci cild, üçyüz-altıncı mektubunda buyuruyor ki; Fenâ, mâ-sivâyı [ya'nî, Allahü teâlâdan başka herşeyi, ya’nî âlemleri, mahlûkları] unutmak demekdir. Allahü teâlâdan başka şeylere muhabb>etı, bağlılığı kalbden çıkarmak için, fenâ bulmak lâzımdır. Mahlûklar unutulunca, kalbin bunlara bağlılığı da yok olur. Vilâyet yolunda, mahlûkları sevmekden kurtulmak için, fenâ lâzımdır. Nübüvvet yolunda ise, lâzım değildir. Çünki, nübüvvet yolunda Allahü teâlâya muhabbet vardır. Bu muhabbet varken, mahlûklara muhabbet olamaz. Mahlûklara muhabbet kötüdür. Mahlûkları bilmek, tanımak kötü değildir.Muhammed Ma’sum «rahmetullahi aleyh», birinci cildin 93.cü mektûbunda buyuruyor ki, fenâ, bâtında [kalbde] Oıur. Arif, fenâya kavuşdukdan sonra da, zevcesini, çocuklarını ve ahbablarını, eskisi gibi, tanır. [İbâdetleri yapmakda, mahlûklara olan vazifelerini, borçlarını ödemekde kusûr etmezJ.Kal-bin bilmesi başkadır. Zâhirin [aklın, fikrin] bilmesi başkadır. Kalb, görmekden, bilmekden kurtulduğu [ya’nî, fenâya kavuş-duğu] zeman, zâhirin görmesi, bilmesi yine devâm eder.Tesavvuf yollarının hepsi, Resûlullahdan feyz [ma’rifet, yardım] almakdadır. Eshâb-ı kirâmın hepsi, o kaynakdan, doğrudan doğruya ışık, ma'ıifet aldı. Sonra gelenler, bu ma'-rifetleri, Eshâb-ı kirâmdan aldı. Yalnız, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Alîden alınan feyzler, ma’rifetler bugüne kadar geldi. Başka Sahâbîlerden gelen feyzler, birkaç asrdan sonraya varamadı. Feyz almak için, bu feyze kavuşmuş olan sâlih bir kimseyi bulmak, onu sevmek, onun yanında yetişmek lâzımdır. Vehhâbî kitâbı bile, bunun lâzım olduğunu bildiriyor. Üçyüz-otuzbeşınci sahîlesınde (Allahü teâlâyı sevmeğe kavuşduran on sebebden dokuzuncusu. Allahın sâdık olan sevenlerinin yanında bulunmakdır Onların sözlerim dinleyip fâidelenmekdır Onların yanında az konuşmakdır) diyor. Böyle sâlih kullara (Mürşid-i kâmil) veyâ (Rehber) denir. Taberânînin bildirdiği ve (Künûz-üddekâık) de yazılı hadis-i şerifde (Herşeyin bir kaynağı vardır. Takvânın kaynağı, ariflerin kalbleridir) buyuruldu. Deylemînin bildirdiği hadîs-i şeriflerde (Sâlihleri anmak, günâhları temizler)
ve (Âlîmin yanında bulunmak ibâdetdir) ve (Âlimin yüzüne bakmak ibâdetdir) buyuruldu. Ebû Habbânın bildirdiği hadîs-i şerîfde (Zikr, sadakadan dahâ faidelidir) buyuruldu. Deylemî-nin bildirdiği hadîs-i şerffde, (Zikr, nâflle onıçdan dahâ hayriı-dır) buyuruldu. (Künûz-üddekâık) kitâbında (Resûlullah, yürürken her adımda zikr ederdi) diyor. Buradaki hadîs-i şerifde (Allahı çok zikr etmek, kalbi nifâkdan temizler) buyu> ruldu. Deylemînin ve Münâvînin bildirdikleri hadîs-i şerifde, (Her hastalığın şifâsı vardu*. Kalbin şifâsı, Allahü teâlâyı zikr etmekdir) buyuruldu. Tcsavvuf, zikr etmek ve âriflcri hâtırla-mak, onları sevmek ve Resûlullahın yoluna yapışmakdır. Bu ve benzeri hadisti şerifler ve bunların çıkarılmış oldukları âyet-i kerîmeler, tesavvufu emr etmekdedir.
Tcsavvuf yollarının çeşidli ismler taşıması, vehhâbîleri aldatmasın! Tcsavvuf yolunda bulunanlar, kendilerine feyz gelmesine scbeb olan Rehberlerinin adını söylemiş, bu ismler, tarikat adı hâline gelmişdir. Meselâ, bir memleketde, yüzlerce lise vardır. Her lisede aynı, ortak dersler okunur. Fekat, hocaları başka olduğundan, yetişme şeklleri başkadır. Fekat, her lise me’zûnu, ortak bilgilere ve ortak haklara mâlikdir. Herbiri, ölünceye kadar, hocalarını söyler ve över. Hocalarının ayn olması, yetişme metodlarının farklı olması, hiçbiri için kusûr olmaz. Tcsavvuf yollannın farklı olması da, böyledir. Hepsine Resûlullahın mubârek kalbinden saçılan feyzler, ma’rifetler gelmişdir. Üstâdlannın ve ismlerinin başka olması, hiçbiri için kusûr olamaz.
Tcsavvuf yollarının başka ismleri taşımalarının sebebi, yedinci maddede de bildirilmişdir.
Evet, İslâm ahkâmına uymıyan, ibâdet yapmıyan, dünyâ çıkarları arkasında koşan, nefslerine, şehvetlerine düşkün, kötü kimseleri, Allah da, kul da sevmez. Bunlaıın tesavvufeu-yum, kerâmet sâhibiyim demelerine inanmamalıdır. Fekat bu yüzden tesavvufu kötülememelidir. Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr-ü kıymetden demelidir.îskat ve telkin, bid’at değildir. Dînimizin emri ile yapıldıkları (El-Besâir) ve (Se’âdet-i ebediyye) kitâblannda vesîkalan ile uzun yazılıdır. Lütfen oradan okuyunuz! Buhârîde vt Müs-limde ve imâm-ı Ahmedin Müsnedinde ve Münâvide yazılı hadis-i şerifde (ölülerinize kelime-i tevhld telkin ediniz!) buyuruldu. Tenbellcrin, kötü kimselerin iskâta ve telkine güvenerek lârdâ, Eshab-ı kiramın fakirlerini vesile ederek, bunlar hürmetine, Allahü tealadan yardım isterdi). Böyle yapdı^, imâm-ı Rabbâninin Mektûbâtında da yazılıdır. Asrlar boyunca, İslâm âlimleri de, Veliler de.Sâlihler de, bu hadîs-i şerife uydu. Vehhâbiler, islâmiyyctde böyle şey yokdur diyerek, bu ve benzeri hadis-i şeriflere karşı geliyorlar. Yalanlarla, iftirâlarla, islâmiyyeti bozmağa kalkışıyorlar. Hakîki müsli-mânlara kâfir, müşrik diyorlar. Allahü teâlâ, nice âyet-i kerîmelerde (Zikr ediniz, tesbîh okuyunuz! Allahü ekber deyiniz) buyuruyor. Resûlullah da, bunlan okuyor ve okumamızı emr ediyor. Çekirdeklerden dizilmiş teşbihi görüp, mâni’olmadı. Vehhâbiler ise, müslimânlıkda böyle şeyler yokdur diyor. Bu ne cesâretdir! Bu ne ahmaklıkdır! Vehhâbiler şunu iyi bilsin ki, güneş balçıkla sıvanamaz! Allahın nûru, onların habis solukları ile sönmez! Dînimiz türbeleri yıkmağı emr etdi diyerek yalan söylüyor. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın türbesini yıkdımı? Yıkmadılar. Yapdılar. Türbeyi, boyun bükerek, ağlıyarak, yalvararak ziyâret etdiler.
Allahü teâlâ, (Peygamberime itâ'at ediniz!) buyurdu. Resûlullah da^(Kabrde olanlardan yardım isteyiniz!) buyurdu. Deylemînin vc Münâvînin bildirdikleri hadîs-i şerîfde (Kabrde-kiler olmasaydı, yer üstündeki insanlar yanarlardı) buyuruldu.Müslimânlar, hiçbir kabrden, hiçbir ölüden birşey istemez. Meyyit hürmeti ve hâtırı için, Allahü teâlâdan ister. Allahü teâlâ da, o sevdiği kullunun hâtırı için, bu dileği ihsân eder, verir. Müslimânlar, bir Ârifın, Velînin rûhundan, feyz ve ma’rifet ister. Böylece o Velînin rûhâniyyetinden feyz alır. Fâidelenir. Böyle, ruhlardan istifâde ederek, velî olanlara, (Üveysî) denir. Müslimânlar, dünyâ işleri için hem çalışır, tek-nikde ilerler. Hem de, Allahü teâlâya düâ eder, yalvarır, yardım dilerler.Vehhâbiler tesavvufa inanmıyorlar. Mezhebler Eshâb zemanında yokdu. Bunlar, sonradan uyduruldu. Tasavvuf da, yehûdîler tarafından dîne sokuldu, diyorlar. Vchhâbî sapıklarının yalanlanna, iftirâlarına cevâb olarak, Hindis-tânda yetişmiş büyük âlimlerden Muhammed Senâüllah-i Osnıânî Dehlevfnin (İrşâd-üttâlibvı) admdaki fârisî kitâbmdan terceme yapmağı uygun gördük. ScnâüUah-i Dehlevî buvuruyor ki:Evliyâya inanmıyan var. Evliyâ vardı, şimdi yok diyen var. Evliyâ hic günâh yapmaz. Gayblcri bilirler. Her diledikleri hemen olur. İstemedikleri hemen yok olur diyenler ve bunun için, Evliyânın mezârlarından dilekde bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zem anlarında ki Evliyânın böyle olmadıklannı görünce, bunların Evliyâ olduklanna inanmıyor. Bunların fcyzlcrinden mahrum kalıyorlar. Müslimân ile kâfiri birbirinden ayıramıyacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin Evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri Evliyâ sanarak, bunlara bağlanan ahmaklar da var. Evliyânın (sekr) hâlinde iken, ya’nî Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unutdukları zeman, bilmiye-rek söylediklerini dillerine dolayarak, Evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış ma'nâ çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şeriflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmıyanlar, sapıtanlar var. Resûlul-lahın «sallallahü aleyhi ve sellem» tebliğ etmeğe me’mûr olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın, dilediğine bildirmesi için izn verilen tesavvuf ma’rifetlerine inanmıyanlar var. Evliyâya kıymet vermiyen, saygı göstermiyenler bulunduğu gibi, Evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâ’be tavâf eder gibi, kabrleri etrâfında dönenler var. Bunun için, vilâyetin ya’nî evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim. Bunun için, arabî dil ile (Îrşâd-üt-tâlibîn) kitâbını yazmış-dım. Şimdi de, bunu fârisî olarak yazıyorum. Bu kitâb beş kısmdır:
Birinci kısm, vilâyetin doğru olduğunu bildirmekdedir.
İkinci kısm, tesavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir.
Üçüncü kısm, Rehberin gözeteceği edeblerdir.
Dördüncü kısm, Tesavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir.
Beşinci kısm, Allahü teâlâya yaklaşmağı ve yaklaşdırmağı bildirmekdedir.
Birinci kısm: tslâmiyyetde vilâyet ve tesavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, bâtını üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadis-i şeriflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehâbları yapmak ve harâmlardan dan, şübhclilcrdcn, bid’atlcrdcn sakınmakdır. Bâtınî üstünlükler, insanın kalbinin, ruhunun yükselmesidir. (Buhârî) ve (Müslim) kitâblarında, hazret-i Ömer «radıyallahü anh»* bildiriyor ki, bir gün, Resûlullahm «sallallahü aleyhi ve scilem*» yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. (İslâm ne demekdir?) dedi. (Kelime-i şehâdet söylemek^ hergün beş kerre nemâz kılmak, Ramezân ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince Hacca gitmek) buyurdu. Soran kimse, (Doğru söyledin) dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevâbları tasdik etmesine, biz dinleyiciler şaşdık. Sonra, (îmân ne demekdir?) dedi. (îmân, Allaha ve Meleklere ve Kitâblara ve Peygamberlere ve kıyâmet gününe ve hayrın şerrin, Allahın takdiri ile, dilemesi ile olduklarına inanmakdır) buyurdu. Buna da (Doğru söyledin) dedi. Sonra, (İhsân ne demekdir?) dedi. (Allahü teâlâya. Onu görür gibi ibâdet etmekdir. Sen Onu görmiyor isen de. Onun seni hep gördüğünü bilmekdir) buyurdu. Sonra, (Kıyâmet günü nedir?) dedi. (Bunu senden dahâ çok bilmem) buyurdu. Sonra (Kıyâmetin alâmetleri nedir?) dedi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» kıyâmet kopacağı zemanın alâmetlerini bildirdi. Sonra, bize dönerek, (Bunları sorup giden, Cebrâil aley-hisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişdi) buyurdu.Hadis-i Cibrîl) denilen bu hadîs-i şerîf. İmâm-ı Nevevî-nin kırk hadîsinin İkincisidir. Bu kırk hadîsi, Ahmed ibni Kemâl paşa, türkçeye terceme etmiş ve basılmışdır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, bu hadîs-i Cibrîli fârisî olarak açıklamış, (Ftikâdnâme) adını vermişdir. ErzincanlI Feyzullah efendi, rtikâdnâmeyi fârisîden türkçeye terceme ederek, (Ferâid-ül-fevâid) ismini vermiş, 1312 [m. 1894] senesinde îstanbulda basdırılmışdır. Bu terceme, latîn harfleri ile (Herkese lâzım olan îmân) adı ile 1982 de basdınlmışdır.Bu hadîs-i Cibrîlden anlaşılıyor ki, îmândan ve ibâdetlerden başka, (İhsân) denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe (Vilâyet) diyoruz. Velîyi Allah sevgisi kapladığı zeman, onun kalbi, sevgilisinin müşâhedesinde yok olur. Bu hâle (Fenâ-i kalb) denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyâda görülemez. Fekat, Velîde Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl, istemekh hâsıl olmaz. İşte, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», (Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmekdir) buyurmakla, bu hâli haber vermişdir.fkinci olarak deriz ki, bir hadîs-i şcrîfdc (İnsanda bir et parçası vardır. Bu sâlih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, Kalbdir!) buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına tesav-vufcular (Fenâ-i kalb) demekdedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fâni olunca, kalbin bu fenâsı, komşusu olan nefse dc le'sîr eder. Nefs, emmâreliğinden kurtulmağa başlar. (Hubb-i flllah ve Buğd-ı fıllah) kazanır. Ya’nî Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever. Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi islâmın ahkâmına uymak ister.
Suâl: Kalbin sâlih olması için, îmândan ve amelden başka bir şey var mıdır?
Cevâb: Hadîs-i şerîfde, (Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur) buyuruldu. Bedenin sâlih olması, islâmın ahkâmına yapışması demekdir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îmân var iken islâmın ahkâmına uymıyor. îmânı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi- Demek ki, kalbde îmân bulunması, bedenin sâlih olmasına sebeb olamamakdadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmânlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmânlı olması, hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünki, bedenin sâlih olmasına yine bedenin sâlih olmasını sebeb göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, îmân ve ibâdetden başka birşeyin kalbde bulunması demekdir. Bu da, tesavvufcuların (Fenâ-i kalb) dedikleri hâldir.
Üçüncü olarak deriz ki, Eshâb-ı kirâmın her birinin, Eshâbolmıyan müslimânların hepsinden dahâ üstün olduklan sözbirligi ile bildirilmişdir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan İslâm âlimleri arasında ilmleri ve amelleri, Eshâb-ı kirâ-mın ba'zılarının ilm ve amelleri kadar olanları çok vardır: Bundan başka, hadîs-i şerîfde (Başkaları Allah nzası için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım Sâ' arpanın sevâbına kavuşamazlar) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlulla-hın «sallallahü aleyhi ve sellem» sohbetinde bulunmakla, kalb-lerinde hâsıl olan (Bâtınî kemâl) lerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mubârek bâtınından nur aldı. Bâtınlan nûrlandı. Yedinci maddenin birinci sahîfesinde
bildirdiğimiz gibi, hazrct-i Ömer vefâl edince, oğlu Abdullah, (ilmin onda dokuzu gitdi) buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaşdıklarını görünce, sizin bildiğiniz fıkh ve kelâm ilmlerini söylemiyorum. Resûlullahın mubârek kalbinden fışkırmış olan bâtın ilminin, ma’rifetin onda dokuzu gitdi diyorum dedi. Eshâb-ı kirâmdan, sonra gelen müslimânlar arasında, bu bâtın nûruna kavuşanlar. Rehberlerinin sohbetlerinde kavuşdular. Onlar vâsıtası ile, Resûlullahın mubârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuşdular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nur, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı kirâmın üstünlüklükleri, işte buradan gelmekdedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, ya’nî üstünlüklerinden başka, bâtının da kemalleri vardır. Bu kemâllerin çeşidli dereceleri vardır. Böyle olduğunu, hadîs-i kudsî de göstermekdedir. Hadîs-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki (Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum çok nafile ibâdet de yapınca, bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, düâlannı kabul ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur). Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebeb olan nâfıle ibâdetler, tesavvuf yolundaki çalışmalardır.
replika saatler ve replika saat sizin icin sundu.
replika satış, birebir ürünler, replika bayan kol saatleri, replika saat, replika saatler,
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder