replika satış ve birebir ürünler,den ,islam bilgileri3

 birebir ürünler


replika satış ve birebir ürünler,den ,islam bilgileri3 replika satış ve birebir ürünler sizin icin güzel olan islam bilgilerini sizlere sunuyor sizin icin replika satış ve birebir ürünler gece gündüz demeden calısıyor replika satış ve birebir ürünler diyorki burada bırakıp da nereye kaçıyorsun? İslâm’o karşı muharebeye gittiğin zamanlar böyle hiyânet mi ederdin?» dediğini hikâye ediyor. Nihayet; «Böyle her sınıftan milyonlarla yüksek huylu ve faziletli kimselerin bir millette ve bir asırda içtimaına tarihlerden başka bir misal getirilsin de ondan sonra İslâm terbiyesine taarruz sebepleri aransın» diyerek sözünü bitiriyor. İşte müellifin iddiasını red için bundan daha iyi susturucu cevap olamaz.mütaleayı beyan ediyor: Aristo aşağıdaki sözleri söylediği vakitte ülûhiyete mukaddes kitaptan (Tevrattan) daha ziyade hürmetkâr idi: «en eski zamanın akvamından gelen bir an’ane bize Allah Dünya'nın ilk aslı olduğunu ve kudret-i ilöhiyenin her şeyi ihata ettiğini öğretiyor.Hindliler'in dini şu aşağıdaki itikadı ilân ettiği vakitte mukaddes kitabın pek ziyade üstünde idi: «Allah, yalnız âza-yı hissiye ile idrak edllemeyip, yalnız akıl ile anlaşılabilen ve görünür kısmı olmıyan ezelî ve ebedî zat ve bütün mevcudatın hiç bir kimsenin anlamıyacağı ruhudur.»
Akan Ganj nehri, Allahtır! gürüldeyen deniz, odun esen rüzgâr odur; gürleyen bulut ve parlayan şimşek odur.
Cevap — İşte vahdet-i vücud mezhebi denilen mezhep, budur. Lâkin Hindliler bunu pek ziyade bozmuşlardır. Bu mezhebin doğrusu, ancak İslâm Dininde mevcud olup, Cüneyd Bağdadî, Bâyezid Bestemi, Necmeddin Kübra, Mev-lâna Celâleddin Rumî, Muhiddin Arabî, Sedreddin Konevî gibi en büyük meş'ayih ile Hüccetülislâm İmam Gazali, Meviâna Câmî ve Celâleddin Süyutî gibi bir takım büyük âlimler tarafından kabul edilmiştir. Lâkin bu mezhep felsefe kitaplarında münderiç olan vücûdiye (Pantheisme) mezhebi olmadığı gibi Hindistan'da hurâfelerle karışmış olan mezhep de değildir. Kur'an âyetlerine ve peygamberin hâdislerine müstenid olan hakikî vahdaniyet mezhebidir. Bunun mâhiyeti «Vahdeti Vücud ve Mu-hiddin Arabî» ünvanlı eserimizde izah edilmiştir.
Büyük mütasavvıflara göre Ganj Nehri, deniz, rüzgâr, bulut, şimşek hâşa Cenabı Allah değil, onun şüun ve tecel-liyatıdır. Cenabı Allah, muhtelif sûretlerde tecelli etmekte olan zat-ı vacibilvücuttur, taayyün ve tezâhür etmiş olan şeyler değildir. Bunlar, bilcümle mahlûkat gibi, hakkın vücûdu âyinesinçle görünmekte ve her an tebeddül ve tagay-yür etmekte olan bir takım zâil ve fâni suretlerden ibarettir.
tum. Bütün ibadethanelerin civarlarında görülen kabirler, Mısır'da çıkan mumyalar bunu, kat’î olarak, ispat etmektedir. Şu halde bu itikadı kabul etmemek, münkir bir kimse için, kendisinde bu ekseriyete muhölefet etmeğe salâhiyet verecek derecede kuvvetli bir aklın vücûdunu tahayyül etmek ve yalnız inanıp âhireti inkâr eden bir kimse için de. iman ettiği Allahı adâlet sıfatından tecrid eylemek demek olacağından, bunun aklı selime mâlik bir kimseye yakışmaz bir hareket olacağı bedihidir. Bundan başka âhi-ret hayatını inkâr edenlerin ellerinde hiç bir delil olmadığı da gözönünde tutulmalıdır.
Müellif âlemleri vücûde getiren âkil bir sebebe inanılabilirse de bunu anlamağa çalışmak bir cinnet eseri olacağını söylüyor.
ALLAHIN ZATI VE SIFATLARI
İşte Islâm Dini de bize Cenabı Allahın zatım anlamak mümkün olmadığını bildiriyor. Hazret! Muhammed (S.A.V) «Allahın nimet ve ihsanlarını düşününüz ve zatını düşünmeyiniz» buyurmuştur. Müellif, âlemi vücûde getiren sebebe âkil vasfını da ilâve ettiğinden, hiç değilse bu sebebin, bazı filozofların dedikleri gibi şuursuz veyahut insan şekline terakki ettiği vakit şuura mâlik olmasını makul görmiye-rek âkil yani zîşuur ve müdebbir olması icap edeceğini tasdik ediyor. Şu kadar ki; müslümanlara göre. Cenabı Allahın isimleri tevkifi yani şer’ide vürûduna mütevakkıf olduğundan biz Cenabı Hakka âkil ismini vermeyip, alîm ve bakîm deriz. Vakıâ bu da pek doğrudur. Çünkü, akıl meçhul olan şeyleri malûm olan şeylerden istinbat eder. Halbuki Cenabı Allah için meçhul bir şey yoktur; onun ilmi her şeye doğrudan doğruya taallûk eder. Lâkin kâinatı haiketmek için yalnız ilim kâfi olmayıp, irade ve kudretine de lüzumu bedihî olduğundan, İslâm Âcizâne fikrimce Allaha iman etmek istiyen bir kimse için bu bapta peygamberlerin tebliğlerine ittiba etmek elzemdir. Çünkü en büyük filosoflar bile bu hususta hatadan masun kalamamışlardır. Lâkin geçen peygamberlerin tebliğ ettikleri itikatların ne derecede bozulduğu meydanda olduğundan, bugün Cenabı Allahın büyük bir lütuf ve inayeti olarak, her türlü tahriften mahfuz kalmış olan Kur’an-ı Kerimden başka müracaat edecek emin bir merci yoktur.
Müellif, ruhun bekası itikadı en eski zamanlarda bile mütemeddin ve hattâ barbar milletlerde de, gökten indiğine inanılacak derecede hükümferma olduğu halde, Yahudile-rin bunu Babil esâretinden avdetlerinde kabul ettiklerini söylüyor. Âciz fikrimizce bu da Tevratın sonradan yazıldığına bir delildir. Bunu yazanların günahlar için Dünya’da mücâzat yapılmasının âhirete tâlik edilecek cezalardan dada müessir olacağı fikrinde bulunarak, kitaplarına Cenabı Allahın babaların günahlarını oğullarında üçüncü ve dördüncü nesle kadar arıyacağını dercetmiş olmaları muhtemeldir. Yoksa Hozreti Musa'nın böyle diğer peygamberlere aykırı ve İlâhî adaletle telifi kabil olmıyan bir hüküm koymuş olması kafiyen mümkün değildir.Ruhun bekası itikadı, müellifin de itiraf ettiği veçhile, insanların büyük bir çokluğu tarafından kabul edilmiştir. İngilizce bir kitapta, müellifin bu itikadın teferruatından sarfınazar edildiği halde esasının her'yerde hattâ vahşi ka-vimlerin nezdinde bile ayni surette mevcut olması, bunun teemmül ve tefekkür neticesi olmayıp, tahteşşuur tarafından ilka edilmiş bir
Buhcri’de münderiç bir hadiste Hazreti Beygamberin: «Şeytan birinize gelir, bunu kim halketti, şunu kim halket-ti? der, hattâ Rabbini halkeden kimdir? der. Böyle bir vesvese birinize ilka edildiği vakitte o kimse Allaha sığınıp o vesveseye nihayet versin» buyurduğu rivâyet ediliyor. Bu sözün akıl ve mantığa tamamiyle muvafık olduğunda şüphe yoktur. Çünkü, malûm olduğu üzere, âlimler devrin yâni bir illet ve malûl silsilesinin mâziye doğru, nihâyetsiz olarak, devam etmesinin muhal olduğuna kail olmuşlardır. Bu kavil mûcibince, meselâ yaprak ağaçtan, ağaç yerden, yer güneşten ve güneş esirden, o da filân şeyden husûle geldi, diyerek bu silsile ilâ gayrinihâye temdid edilemez. Çünkü yukarıda geçen yaprak haddi ağaç haddinin malûlüdür, ve bunlardan sonra gelen hadlerin her biri kendisinden sonra gelen haddin illeti ve evvel gelen haddin malûlüdür. Meselâ: ağaç, yaprağın illeti yani sebebi, bâis-i vücudu; lâkin yerin malûlü, yani müsebbibi, mahsulüdür. Bu silsileye, geriye doğru ne kadar had ilâve edilse bunların her biri hem illet hem malûl olacağından, silsilenin içinde hiç bir sırf illet bulunmıyacaktır. Halbuki hakiki bir illetin malûl olmaması, yani başka bir şeyden vüoûde gelmeyip, kendiliğinden mevcut olması lâzım, gelir Binaenaleyh, devrin bâtıl olduğu aklen sabit bir hakikattir.Öyle nihayetsiz bir silsile yoktur. Bu, bir vehimden ibarettir. Aristot’ın muharrik? evvelin gayri mütaharrik olduğunu beyan etmesi bu bürhane müstenittir.İşte, bu illet-i ulâ ve mebde-i eşya, Hak Taalâ Hazretleridir. Onun vücudu, vâcibtir; yani maziye doğru nihayeti olmıyan bir zamandanberi mevcuttur.Teşekkür olunur kİ; müellif ahlâk kanunlarını inkâr etmeyip, bunlara riayet lâzım olduğunu itiraf ediyor. Lâkin bu kanunlar nereden alınacak? — filosoflardan, denilirse bu, yapılamaz. Çünkü onların sistemlerinde büyük bir ihtilâf vardır. —herkesin kendi fikir ve reyine bırakılacak, denilirse o halde de ahlâk ihtilâfa düşecek ve bu hususta, insanlar arasında bir fikir birliği hâsıl olamıyacaktır. Halbuki hakikî birlik, fikirde, vicdanda ahlâkta, âdette, hayat tarzında olan birliktir. Komünist, anarşist, faşist gibi mezheplerin ne derecede iğtişaş ve ihtilâllere sebebiyet verdiği meydandadır. Zaten kuvve-i teyidiyeye yani uhrevî mükâfat ve mücazata dayanmıyan bir ahlâk kanunundan büyük bir tesir beklenemez.
Volter, «Din ve ahlâk husûsunda cezalandırmıyan ve mükâfatlandırmıyan faydasız ilâhlar kabul etmek ile hiç bir ilâh kabul etmemek aynı şeydir» demiştir. Filozoflar tarafından teklif ediien ahlâk sistemlerinin hiç biri dinî ahlâk gibi insanları birbirlerine rabt ve bir noktaya cemedeme-miştir. İslâm ahlâkının hiç bir millete emsali görülmiyecek derecede bir takım fazilet ve meziyetlere mâlik adamlar yetiştirdiği tarihte ve bugün bile dinî itikadları bozulmamış olan memleketlerde görülmekte iken, İslâm ahlâkından başka ahlâk aramağa ne hacet vardır? bu hâsılı tahsile çalışmak demek olmakla, abestir.
Müellif, mukaddes kitapta, akla muhâlif olarak gördüğü itikadlardan ve efsânelerden dolayı şek ve şüpheye düşmüş, olabilir. Lâkin dinler hakkında hüküm vermeğe yeltenen bir adamın İslâm Dini'ni de güzelce tetkik edip, öyle bir kaç vâhi ve hakikatten âri sözlerle iktifa etmemesi lâzım gelirdi. Vakıâ Kur'an-ı Kerim hakkında da. yukarıda görüldüğü gibi, Avrupa âlimlerinden bazıları tarafından bir takım itirazlar y'apılmış ise de, bunların çoğu dinî taassup-
larını terkedemiyen bazı papazlar tarafından yazılmış olduğundan bu mütearrızlar sivil âlimlerin mukaddes kitap hakkında yaptıkları tetkiklerden istihsal eyledikleri neticeleri asla nazarı dikkatle almayıp, bilâkis bu kitabı hakikatin miyarı addederek «Kur'anda olan şu fıkra mukaddes kitapta yoktur, yahut ona muhaliftir; binaenaleyh yanlış veya uydurmadır veyahut mevzu Yahudi kitaplarından ve İncillerden alınmıştır» diyerek bir takım esassız hükümler vermişler, tetkiklerini yalnız mesel ve hikâye kabilinden olan bazı kıssalara hasrederek, İslâm’ın esas hakikatlerini büsbütün hariçte bırakmışlar ve bunlarda olan ulviyet ve isâ-beti asla bahis mevzuu etmemişlerdir. İşte biz bu cihetleri elimizden geldiği kadar izah ettik.Kur'an-ı Kerim, müellifin hikâye ettiği münasebetsizlikleri ve bâtıl fikirleri ortadan kaldırmış ve hattâ bazı peygamberleri de kendilerine isnad edilen töhmetlerden tebriye etmiş olduğundan, bir müslümanın öyle bir takım sahif, yani zaif sözlere ve garezkârane uydurmalara inanmağa hiç bir meçbûriyeti yoktur.İslâmiyet, aklı esas tanıyan bir dindir. Selim bir akle mâlik olupı dünya ve âhirette mes’ul olmak istiyen bir kimsenin bu dini mübine ittiba etmesi lâzım gelir. Dinsizlik, pek vahim bir mûsibettir. Volter:
Allahı inkâr etmek neye yarar? Şüphesiz o insanları daha iyi yapmıyacaktır», «ilhad ve taassub heyet-i iç-timaiyeyi hırsla kemirerek yiyebilecek ve parçalıyabilecek iki canavardır» diyor.Ecnebi kitaplarında, yukarıda zikrettiğimiz itirazlardan başka, bir kaç itiraz daha gördük. Bunlarla beraber bazı kimseler tarafından bize irad edilmiş olan bir kaç sualin de cevaplarını buraya dercedeceğiz.Sual: — Akıl, Allah tarafından insana bir doğru - yanlış terâzisi ve hayır - şer ölçüsü olarak ihsan duyurulduğu ve şer'î tekliflerin menatı yani merbut olduğu şartı adde. Va-kıâ bu mektep veya hastahane onun verdiği para ile yapılmış olduğundan, hakikat-i halde yapan odur ve lâkin bir meyhane yaptırıp bunun yapjlmcsmı ona nisbet edersen edepsizlik ve iftira etmiş olursun. Çünkü o zatın, ahlâkî faziletleri cihetiyle, böyle bir şerre vasıta olmak istemiye-ceği şüphesizdir. Bunun gibi vücud ve kuvvetin hepsi (Bakara, 166) Cenabı Allahın olması ve her fiil cnun vücudunda ve onun kuvvetiyle husule gelmesi itibariyle hakikî fâil Cenab-ı Hbk ise de, hayır olan iş ona nisbet edildiği vakitte bu. bir eseri edeb ve mahzı hakikat ve bir kötü fiilin ona nisbet edilmesi hem yalan hem de pek büyük bir musîbettir. Çünkü o. nekayisin cümlesinden münezzehtir. İnsan, yer, içer, hasta olur, uyur yahut ölür; onda böyle şeyler kafiyen yoktur. Kötü fiil, onu işleyenin irade-i cüziyesiyle yapılmıştır. Vakıâ irade-i cüziye de rûhanî bir kuvvet olmak haysiyetiyle, onun küllî kuvvetinde dahil ise de, insanlara, sevap ve ikaba, istihkak kazanabilmeleri için, kendi mesuliyetleri altında olarak, verilmiştir. Cenabı Hakkın vukuunu kafî sûrette takdir ettiği fiiller müstesna olmak üzere, insanlar pek çok şeyleri idade-i cüziyeleriyle yapabilirler. Cenabı Allah insanın bunları yapabilmesini takdir buyurmuştur. Yapacakları her fiili münferiden takdir buyurma-mıştır. Mutasavvıflar, Allahtan başka fail yoktur, diyerek tevhidi ef’al ettikleri vakitte Cenabı Allaha şer isnad etmiş olmazlar. Çünkü bize nisbetle şer olan şeyler ona nis-betle hayırdır. Zira bunların halkedilmesi de indallah birer hikmete müptenidir ve bu hikmet dahi bizim için, bir cihetle, hayrı mûciptir, lâkin biz onu bilemeyiz. Kur’onda «sana iyilikten isabet eden şey Allahtan, ve fenalıktan isabet eden şey senin nefsindendir» buyurmuştur. İşte en doğru itikat budur.Sual: Resulü Ekremin nübüvvetindenberi on üç asrı mütecâviz bir zaman geçmiş, âdatda, ahlâkta ve İçtimaî hâdiselerde bir çok tebeddülât vukua gelmiştir. Zaman ile beraber ahkâmın da tebeddülü zarurî değil midir?
Bu sual ile ecnebi kitaplarında: «İslâm Dini Kur’an ve sünnet ile mukayyed bir dindir, teceddüd ve terakkiye müsait değildir. Çünkü, bunları bozmak bid’at ve dalâlettir» meâlinde gödüğümüz bir itirazın mahiyetleri bir olduğundan, bunların ikisine de cevabımız şudur:Kur’an-ı Kerimde, muamelâta müteallik münderiç olan ahkâm: Nikâh, talâk ve miras gibi bir kaç maddeden ibarettir. Yalnız zahirî suretler ve nefsanî temâyülleri nazarı dikkate alıp, insanın ytıradılışmın künhünü ve hakikatini idrakten âciz olan akıl, bu ahkâm hakkında icra edeceği muhakemede aldanabilir ise de, nefsanî garezlerden âri olan bir teemmül ve tetkik neticesinde, bunların maslahatın icabına tamamiyle muvafık olduğu tebeyvün eder. Ve bunu ispat edecek tecrübî deliller de yok değildir. Meselâ. Roma tarihinden, talâkın menolunduğu tarihten itibaren çoğaldığı anlaşılmaktadır. Tâzirler yani şâirin haram veya mekruh addettiği bir çok şeylerin cezaları tayin olunama-yıp, bunları irtikâp edenlerin tedidi ve vukuunun men'i için ittihazı lâzım gelen tedbirler İslâm hükümetinin reyine bırakılmıştır. Örf, âdet, zaman ve mekân ve diğer bazı haller gözönünde tutulmaksızın fetva vermek, şer'in esası olan hikmete mugayir addedilmiştir.
Resulü Ekrem, hakkında nassolmıyan şeyler için, sa-lâhiyetli âlimler ile istişâre edilmesini emir buyurmuştur. Asıl şer'an memnu olan bid'at, itikat ve ibadete müteallik olan ve hiç bir asla dayanmayan bidattir. Namaz kılmazsak Allahı unuturuz, o da bizi unutur, yani fazıl ve hidâyetinden mahrum bırakır. Namaz kılmazsak kalbimizi büsbütün nefsanî hazlar işgal eder, nefsimizin esiri oluruz. Bunun da neticesi pıek vahimdir. Çünkü, nefis bizim en büyük düşmanımızdır, bizi dünyada en elim musibetlere duçar eder. İşte bunun için Resuli Ekrem Efendimiz küffar ile muharebeyi çihad-ı asgar ve nefis ile mücahedeyi dhad-ı ekber addetmiştir. Bu hakikat bize mütemadiyen göstermekte olduğu ibretlerle bedahat belini almıştır. Yine Kur'an-ı Kerimde «Namaz büyük ve küçük fenalıklardan meneder» buyurulmuş olmasına göre, namaz bize bu müoahedede en büyük bir imdad-ı İlâhidir.Hadisi şeriflerde namazın dinin direği, imandan sonra ibadet ve taatın efdalı olduğu ve insan ile şirk ve küfür arasında hâil idüği beyan buyurulmuştur. Demek oluyor ki; namaza devam ettiğimiz müddetçe imanımızdan emin ol^abi-liriz. Bu, büyük bir medar-ı tesellidir. Hürmet ve tâzim şekillerinin cümlesini câmi olup, hiç bir dinde misli görülmeyen böyle bir hami-i ma’siyyet ve bâdi-i kurbiyyet farîza-ı çelileyi terk eden kimse, Hanefî mezhebine göre fasik ve İmam Ahmed bin Hönbel’e göre kâfirdir. Muhiddini Arabî de bu re'yde bulunuyor. Namaz kılan kimsenin muradı, bir takım geçmiş vak'aları Cenabı Allaha hikâye etmek değildir: Fâtiha sûresini okumakla ondan istiâne ve onun hidâyetini talep eder. Diğer sûre ve âyetleri buna zammetmekle de bunların hâvi olduğu emir ve hikmetleri tahattur.replika satış ve birebir ürünler sundu.


replika satış, birebir ürünler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder