replika samsung note 4,den islam bilgisi77

replika samsung note 4,den islam bilgisi77 bugün replika samsung note 4 sizin icin islam yazılarını hazırladı ve sizin icin replika samsung note 4 diyorki
Allah’tan başarı ve korunmamı dileyip söze başlarım (Yazılacağı belirtilen fıkralar, daha çok âyet ve hadis mealleridir.) “Muhammed, Allah’ın Resulüdür.”(45/29)
Allahu Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.
“Ademoğlunun efendisidir.
“Tebaa ciheti ile insanların en çoğuna sahiptr.” “Evvellerin ve ahirlerin en çoğuna sahiptir.
“Evvellerin ve ahirlerin en keremlisidir.
“Kabrin, kendisine ilk açılacağı kimsedir. İlk şefaatçi ve şefaati ile makbul olandır.
“Cennetin kapısını ilk çalan kimsedir.
“Allahu Teâlâ, onun için (fetih yolları veya cennetin kapısını) açar.
“Kıyamet günü, Liva-i Hamd’i taşıyıcı olup onun altında Âdem ve diğerleri olacaktır.
O zattır ki, şöyle buyurdu:

“Biz sonuncular olduğumuz halde, kıyamet günü öndekiler olacağız.
“Bir söz söylüyorum; ama övünmek için değil: Ben, Allah’ın Habibiyim.
“Ben, Resullerin önderiyim; bunda övünmek yok. Ben
nebilerin sonuncusuyum; bunda övünmek yok.
“Ben, Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın oğlu Muham-med’im. Allahu Teâlâ, halkı yarattı; beni hayırlıları arasında kıldı.
Sonra onları iki fırkaya ayırdı; beni fırka olarak hayırlıları arasında kıldı.
Sonra onları kabile kabile ayırdı; beni kabile olarak hayırlıları arasında kıldı. Ben şahıs olarak, onların hayırlısıyım; ev olarak onların hayırlısındayım.”
“Baas olundukları zaman, ben insanların ilk çıkanıyım. Yola koyuldukları zaman, onların önderiyim. Onlar sustukları zaman, ben onların hatibiyim. Zindana atıldıkları zaman, onları şefaat talepgâhı olacağım.
Onlar, ikramdan ümitlerini kestikleri zaman, kendilerinin müjdecisi olacağım.
O gün, anahtarlar elimde olacaktır.
O gün Liva-i Hamd elimde olacaktır.
Ben, Rabbım katında ademoğullarının en keremlisiyim. Çevremde bin hizmetçi dönüp duracaktır ki, onların her biri gönül açan inci gibidir.”
“Kıyamet günü oldukta, nebilerin imamı ve onların hatibi, şefaat edenleri olacağım; bunda övünmek yok.”
“Eğer Resûlullah (sav) Efendimiz olmasaydı; Sübhan Allah, halkı yaratmazdı; rübubiyeti hiç izhar etmezdi.”
“Âdem, toprakta su arası bir halde iken, Resûlullah (sav) Efendimiz peygamberdi.”
Manası buraya uygun bir şiir var:
Bir kimsenin ki, muktedası bu zat emrince;
Kalmaz günahlar kaydında emrine girince.
Hiç şüphe edilmesin; böyle beşerin efendisi olan bir kerim Resul’ü tasdik edenler, elbette ümmetlerin hayırlısı olurlar. Nitekim bu manada, Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
“Siz ümmetlerin hayırlısı olarak insanlar arasından seçilip çıkarıldınız.”(3/110)
Bu, onların vakitlerinin hasılatıdır; güzel hallerin vasfıdır.
Resûlullah (sav) Efendimizi tekzib edenlere gelince; onlar da, Ademoğullarının en şerlileridir. Şu âyet-ı kerime, bunların halını anlatır:
Araplar, küfür ve nifak cihetinden daha şiddetlidir-ler?”(9/97)
Resûlullah (sav) Efendimizin sünnetı-ı senıyyesine uyana, onun getirdiği şerıat-ı mardıye (gönlü hoşnut ve tatmin edici şeriat) ile uyuşana saadetler olsun.
Bugün, Resûlullah (sav) Efendimizin dininin hakikatini tasdikle yapılan az bir amel; nice çok amel yerine geçer. Bu manada, şaşılacak hiçbir durum yoktur.
Hele Ashab-ı Kehf’in durumuna bir bak. Onlar, bir tek hase-ne ile nail olacakları kadarına nail oldular. Ki bu; Muannıdlerin istilâsı zamanı, yakin derecesindeki imanları sebebiyle, Allah’ın düşmanlarından hicret edip kaçtılar.
Bu, bir ordu hareketine benzer. Düşmanın ağır bastığı, muhaliflerin istilâsı zamanında, kendilerinden çıkan az bir hareket, öyle bir kabul ve itibar görür ki: Emniyet ve asayişin yerinde olduğu zamanki hareketin kat kat fazla mertebesine ulaşır.
Resûlullah (sav) Efendimiz, âlemlerin Rabbi Allah’ın Sevgilisi olduğuna göre, hiç şüphe edilmesin; ümmeti dahi sevgililik derecesine ulaşır. Bunu, O’na bağlılık ve uygunluk sebebiyle elde ederler. Şundan ki: Bir kimse, sevgilisine ait bir şeyi, bir başkasında gördüğü zaman, onu sever. Sebep: Sevgilinin huyuna ve yoluna girmesidir.
Muhaliflerin halini de bununla kıyas edebilirsin.
Muhammed, Reis’tir tüm âlemlerin başına;
Saçılsın toprak, düşmanın saçına başına...
Zahiri hicret müyesser olmayınca; batini hicrete tam mana-siyle uygun hareket etmek gerek. Zahirde onlarla beraber olmalı; ama batında onlardan ayrı durmalı. (Bilhassa kötülük şu-
Mektûbat-ı Rabbânî
yu buluduğu zamanlarda). Böylece. beklemeli; sonunda şu âyetteki mana tecelli eder;
“Allah, belki bunun ardından yeni bir iş yaratır.”(65/1)
Nevruz mevsimi geldi. Bugünlerde, memleket ahalisinin değişik halleri, dağınık gönülleri malumdur.
Sübhan Allah’ın muradı olursa... bu haller geçtikten sonra mülâkat (karşılaşma) nasıb olur.
Bundan daha fazlasını yazmak, yorgunluğa ve bıktırmaya sebep olur. Allahu Teâlâ, size ecdad-ı kiramınızın yolunda sebat ıhsan eylesin. Selâm size ve hepsine... taa, kıyamet gününe kadar.
a)Şeyhinin vefatından sonra, Han i kahin fukarasına (tekkenin dervişlerine) zahiri destek olması dolayısıyla teşekkür izharı.
b)Camiiyet-i İnsan (insanda her şeyin topluca var olması) onun kemaline sebep olduğu gibi; noksan kalmasının da sebebi olduğunun beyanı.
c)Ramazan ayının faziletleri ve buna münasib bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri, bu mektubu, Seyid Nakib
Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ size, ecdad-ı kiramınızın yolunda sebat; aylar, seneler boyunca, üzüntü ve kederi mucib olacak şeylerden sîzlere selâmet ihsan eylesin.
Bilmiş olasın ki:
“İnsan sevdiği ile beraberdir” hadisi-i şerifinin ifade ettiği mana gereğince, Allah’ın veli kulları, Yüce Mukaddes Allah ile olmaktadırlar. Bu bedenle ilgilenmek, anlatılan engellerden biridir. Bu heyulani (maddi) karargâhtan çıkıp, bu zulmani (karanlık) kalıptan ayrıldıktan sonra yakınlık içi bir yakınlık, ittisal içi bir
“Ölüm, sevgiliyi sevgiliye ulaştıran bir köprüdür’' sözündeki mana, üstte anlatılanı daha güzel ifade eder.
“Her kim, Allah'a kavuşmayı bekliyorsa (beklesin) Allah’ın tayin ettiği ecel vakti elbette gelecektir. (Yanı: Bildiğimiz manada ölüm)" (29/5) mealine gelen âyet-ı kerime müştaklara bir tesellidir; anlattığımız manada ise bir beyan.
Bu acizlerin halleri şöyledir: Bu oyalayıcı alâkalar huzur devletine ermekten onları alıkoydu. Din uluları katında, onlann halı harap ve pek beterdir. Kesiktir, verimsizdir.
Kaldı ki, Allah sırlarının kudsiyetıni artırsın; büyüklerin ruhanı-yetınden istifade edip feyz almak, bazı şartlara bağlıdır. Bu şartları da, her şahsın yerine getirmeye takati yoktur.
Ancak, nimet ve ihsan sahibi Allah’a hamd olsun; bu korkunç hadiselerin zuhuru vaktinde, ürkütücü, korkutucu vakıaların çıktığı zamanda, mübüvvet ehl-i beytinden birine bu aciz fukara (dervişlerin) terbiyesini verdi; onlara yardımcı kıldı. O nübüvvet sahibi zata salât, selâm ve tahiyyat.
Onun, anlatıldığı gibi yardımcı ve terbiyeci olması sebebiyle bu Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye intizama girdi. O vasıta ile, Nakşibendiye birliği bağı bozulmadı.
Durumun, anlatıldığı gibi olmasında şaşılacak bir şey yoktur.
Bu üstün bağlılık, bu diyarda cidden garib olduğu; onun müntesıpleri dahi bu memlekette azlıkta son hadde vardığı -tıpkı ehl-i beyt mensuplarının diğer nesillere mensup olanlar arasındaki azlığı gibi- için, ehl-i beyt mensuplarından birinin onlara hamı ve mürebbi olması en uygunudur. Bu yolun da böyle biri ile takviye edilmesi en uygunu ve en lâyıkıdır. Taa ki, bu büyük devletin tekmili bir yabancıya düşmesin.
Anlatılan mana icabı olarak bu yolun mensubu fukaraya; erdikleri büyük nimete şükür etmek nasıl gerekli ise, kendilerinin terbiyesini üzerine almak suretiyle büyük bir devlete kavuşmalarına sebeb olan zata dahi o şekilde teşekkür etmeleri icab eder.
Mektûbat-ı Rabbani
Şu da bir hakikattir kı; batini manada derli toplu olmaya muhtaç olunduğu gibi, zahiri hallerde dahi derli toplu birlik olmaya ihtiyaç vardır. Hatta, bu ikinci derecede sayılan ihtiyaç durumu, birinciden önce gelir. Mahlûkatın dahi, en muhtaç olanı insandır. İçinde bulunduğu ihtiyacın şiddeti de kendisinin toplayıcı olmasından ileri gelmiştir. Zira, sair mahlûkatın tümüne lâzım olan şeyler, tek başına kendisine lâzımdır. Böylece, kendisine lâzım olan her şeyle bir bağlantısı vardır. Bu durumu ile, onun bağları, bütün mahlûkatın bağlarından pek çok olmaktadır. Bu bağlantı kurduğu şeylerin her biri. Yüce Mukaddes zattan uzaklaşmasını gerektirmektedir.
İş bu anlatılan mana icabıdır kı: İnsan, mahrumiyet cihetinden, mahlûkata nazaran pek çok sıkıntıya düşmüştür.
Bu mana üzerine gelen bir şiir şöyledir:
Halkın ötesindedir insanın mertebesi;
Bundandır huzur izzetinde gerilemesi...
Ayrılmazsa uzaklığından, gurbet halinden;
Bulunmaz hiç mahrumiyette insan gibisi...
İnsanın, bütün bu yaratılmışlardan daha faziletli olmasına gelince: bu dahi onun camiiyeti (derleyici, toplayıcı veya çekici bir mana âlemine sahib olmasının bir) icabıdır. Zira onun mana aynası pek tamamdır. Tüm yaratılmışların aynalarında her ne gibi bir şey zuhura gelirse onlar, tek tek insanın aynasında parlar.
İş bu cihettendir ki insan: Tüm yaratılmışların en faziletlisidir. İş bu cihettendir ki insan: Tüm yaratılmışların en şereflisidir. Fazilet tarafında, Muhammed aleyhisselâtü vesselâm vardır. Şer tarafındaysa... Ebu Cehil mel’unu vardır.
Hiç şüphe yok ki, zahirde bu fukara dervişlerin topluluğunu tekeffül etmektesiniz. Haliyle, Aziz Çelil Allah’ın ihsan eylediği başarı ile... Ve:
-Çocuk babanın sırrını taşır, hükmü gereğince...
Aynı şekilde vasıtanızla, batini manada, toplu hale erecekle
Kıymetli mektubunuz, mübarek Ramazan ayında geldi. Dola-yısiyle hatıra geldi kı, bu kadri yüce ayın faziletlerinden bir nebze yazayım.
Bilinmesi gerekir kı: Ramazan ayı, büyük bir aydır. Bu ayda nafile olarak yapılan namaz, zikir, sadaka ve benzen ibadetler diğer aylarda eda edilen farz İbadetlerin sevabı ile eşittir.
Ramazan ayında bir farz ibadeti eda eden, diğer aylarda yetmiş farz ibadeti eda edenin sevabını alır.
Bir kimse. Ramazan ayında bir oruçluya iftar ettirirse, kendisi için günahlarına kefaret olacağı gibi, boynunu da ateş azabından kurtarmış olur. O iftar ettirdiği kimsenin sevabı kadar kendisine sevap verilir ki, o kimsenin sevabından da bir şey eksilmez.
Ramazan ayında, bir kimse kölesinin (veya hizmetinde bulunanın) vazifelerini hafifletse. Yüce Allah kendisini bağışlar ve cehennem azabından azad eder.
Resûlullah (sav) Efendimiz, Ramazan ayına girdiği zaman, bütün esirleri serbest bırakırdı. İstek ve ihtiyaç sahiplerine ihsanlar ederdi.
Bir kimse. Ramazan ayında hayırlı işler ve yararlı amellerde başarılı olursa... sene boyunca başarılı olur.
Bu Ramazan ayı, dağınıklık ve perişanlık içinde geçerse... sene boyunca, dağınıklık ve perişanlık sürer. Bunun için, mümkün olduğu kadar, bu ay içinde, gönül birliği elde etmeye bakmalıdır. Böyle bir şey için de bu ayı ganimet bilmelidir.
Yüce Sübhan Allah, bu gecelerin her birinde, cehennem azabına hak kazanan binlerce kimseyi azad eder.
Bu ay içinde cennet kapıları açılır, cehennem kapılan kapanır, şeytanlar zincire vurulur, rahmet kapılan da açılır.
İftarda acele etmek, sahuru biraz sona bırakmak sünnettir. Bunun üzerinde Resûlullah (sav) Efendimiz önemle dururdu. Bu işlerde önemle durmak şu manayı çıkanr: Kulluk makamına uy-
Mektûbat-ı Rabbânî
gun bir şekilde ihtiyacını arzetmek.
Hurma ve iftar etmek sünnettir.
Resûlullah (sav) Efendimiz iftarda şu duayı okurdu:
“Susuzluk gitti; damarlar ıslandı; inşaallah ecir sabit oldu.”
Bu ayda, teravih namazı kılmak, Kur an-ı Kerim i hatmetmek sünnet-ı müekkededır; bunların neticesi çok faydalıdır.
Allahu Teâlâ, hepimizi muvaffak eylesin. Habıbi hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm...
Söylenecek bazı cümleler kaldı.
Mübarek mektubunuz, Ramazanın ortasında geldi; yoksa emre ımtısalde kendime müsamaha etmezdim. Mezkûr Ramazan ayından sonra konuşmak, gaybe hüküm ve uzun emele dayanan bir şeydir.
Bütün mesele sizin rızanızı almaktır. Hiçbir şekilde, nefsimi esirgemek cihetine gitmiyorum. Kaldı ki: Zahir ve batın sizin haklarınız üzerimizdedir. Önderimiz Hazretleri şöyle buyurdu:
-Şeyh Ciyo’nun hepinizde sabit olan kesin hakları vardır. Zira o, bu toplu halinizin oluşmasına bir sebeptir.
Allahu Teâlâ, hepimizi rızası bulunan amellerde muvaffak eylesin. Resûlullah ve onun şerefli âli hürmetine... Ona ve diğerlerine salât ve selâmlar.
a)Yüce Mukaddes Vacib Allah’ın varlığı ve vahdaniyeti.
b)Muhammed Resûlullah’m nübüvveti ve risaleti. Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin. Onun Allah katından getirdiklerinin her bin açıktır; fikre, delile, uzun uzun anlatılmaya muhtaç değildir. İş bu mananın izahında geniş bir mukaddime.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leh, bu mektubu, Seyyid Nakib
Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, size ulu dedelerinizin yolunda sebat ihsan eylesin. Başta onların evveline ve en faziletlilerine; ikinci olarak da kalanlarına salât ve selâm.
Bilmiş olasın ki; Yüce Mukaddes Yaratıcı’nın varlığı, o süb-han Zat’ın vahdaniyeti; Muhammed Resûlullah’ın nübüvveti ve Allah katından getirdiği şeylerin hepsi açıktır. O kadar ki; Düşünmeye, delile ihtiyacı yoktur. Ama bu durum; Kuvve-i müdrikesi (anlayış gücü), manevi marazlardan, düşük âfetlerden kurtulmuş olanın takdirine göredir. Zira, görüş ve fikir yürütmek; âfetin sabit olduğu ve illetin bulunduğu zemine konmuştur. Amma. kalbi hastalıktan kurtuluş bulup gözün perdeli durumu geçtikten sonra, ortada bedahetten başka bir şey kalmaz.
Safravî hastalığa tutulanı görmez misin?.. Bu kimsede safra illeti bulunduğu sürece, şekerin ve balın tadını kendisine anlatmak için bir sürü delil getirmek gerekir. Ama o illetten kurtulduktan sonra, asla bir delile ihtiyacı olmaz.
Aslında, bir afetin varlığından ötürü delile ihtiyaç duyulması ile bedahet (açıklık) arasında bir şey yoktur.
Şaşı olan kimseyi görmez misin?.. Biri iki görür ve o gördüğü şeyin bir olmadığına hükmeder. O, bu hükmünde mazurdur. Kendisinde bulunan âfet dolayısıyla bu hükmün dışına çıkamaz. Ama, o şeyin tekliği ve bedahetten sayılır ki, o hususta hiçbir nazariye yürütülemez.
Şu bir hakikattir ki; Delil getirmek alanı cidden dardır. Delil, nazar, fikir yolundan da, yakin halinin husulü pek zordur. Yaki-ne dayalı imanın kazanılması için, kalbi marazın (kalb hastalığının) giderilmesi zaruridir.
Şekerin tadına yakîn hasıl etmek için safra illetini gidermek; şekerin tadı konusunda delil göstermekten daha zordur. Bir kimse, safra illetinin bulunması sebebiyle, vicdanında şekerin acılığına hükmetmiş durumdaysa... kendisine getirilen delile nasıl yakîn hasıl ettirilir?..
Mektûbat-ı Rabbânî
İşte, içinde bulunduğumuz halin hükmü de budur.
Nefs-ı emmare, bizzat şer’i hükümleri inkâr etmektedir; yaratılışı icabı onların tenakuzuna hükmetmektedir. Üzerinde delil getirilen şeylerin varlığını inkâr mevcud olduğu sürece ona, bu doğru hükümlerin hak olduğunu delille kabul ettirmek cidden pek zordur. İş bu duruma gelince, nefsin tezkiyesi (temizlenmesi) zaruri olur. Çünkü bu olmadan, lâzım olan yakîn husulü zordur. Bu manada, şu âyet-ı kerime sarihtir:
“Onu tezkiye eden iflas oldu; onu kirleten kaybetti.”(91/9-10)
Üstte anlatılan manadan, takarrür eden şudur ki: Bu sonsuz Şeriat’ı, temiz Millet’i inkâr eden kimse; şekerin tadını inkâr eden kimsenin yakalandığı hastalığa benzeyen bir hastalığa tutulmuştur.
Amma, şu şiir anlatılan manada pek güzeldir:
Güneşe ne zarar duha vakti ufukta doğar;
Göremez hiç aydınlığını gözü yoksa bakar...
Seyr ü sülükten, nefsin tezkiyesi ile kalbin tasfiyesinden gaye, manevi âfetlerin giderilmesi olup:
“Kalblerinde maraz vardır.”(2/10)
Mealine gelen âyet-i kerimede işaret edilen kalbi marazların giderilmesidir. Ta ki iman hakikati ile tahakkuk edebilsin. Anlatılan âfetler mevcud olduğu halde iman bulursa o: Ancak, işin zahiri iledir. Zira, nefs-i emmarenin vicdanı, onun aksine hakim olup küfründe ısrarlıdır. Bu sureta imana sahib olanın misali; Safralının; şekerin tadına inanması gibi bir şeydir. Zira o: Vicdanında, inandığının aksine hakim ve şahiddir. Şekerin tadına hakiki yakînin hasıl olması, ancak safra hastalığının gitmesinden sonra olur. İmanın hakikatına inanmak da buna benzer. Yani, Şer’i hükümlerin hak ve doğru olduğuna iman etmek, ancak nefsin temizlenmesi ve tatmin olması sonunda olur. O zaman iman, vicdana dayalı bir iman olur. İşte imanın bu kısmı batıp kaybolmaktan korunmuştur. Bu manada Allahu Teâlâ, şöyle
buyurdu:
“Haberiniz olsun, Allah’ın veli kullarına korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar.”(10/62)
Aliahu Teâlâ, hepimizi, bu hakiki kâmil imanla müşerref eylesin. Nebiy-yi Ümmi-yi Kureyşı hürmetine... Ona ve âline salât-ların en faziletlisi, selâmların ekmelı.
a)Ehl-i İsâmın zaafı ve küffann galebesinden şikâyet.
b)İslâm dininin tervici ve Müslümanların takviyesi için sultanları teşvik.
NOT; İmam-ı Rabbani Hz.leri, bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Aliahu Teâlâ size, ecdadınızın yolunda sebat ihsan eylesin. Başta onların en faziletlileri Seyyidü’ül-Kevneyn, ikinci olarak diğerleri üzerine salât, tahiyyat ve selâm...
Bilmiş olasın ki: Bu âleme nisbetle sultan, ademoğullarının bedenine nisbetle kalb mesabesindedir.
Üstte anlatılan manaya göre: Bir kalb yararlı olursa beden de yararlı olur; fasid o! jnca beden de fasid olur. Bunun gibi, sultanın salahı da âlemin salahı sayılır; fesadı dahi âlemin fesadıdır.
İlk asırda Ehl-i İslâm üzerine cereyan eden hadiselere bir bakmaz mısın?.. İslâmın tam gurbeti, ehlinin çaresizliği, azlık ve zaafları olmasına rağmen ne getirmiştir... Şu durum hariç: Müs-lümanlar dinlen üzerinde sabit kalmışlar, küffar ise küfürleri üzerinde durmuşlardır.
Yani: Kuvvetleri, saltanatları olmasına rağmen, Müslümanlar üzerine hiçbir küfür hükmünü yürütememiş, kâfirler Müslümanların hiçbir işini değiştirememişlerdir. Aliahu Teâlâ’nın şu kavli bu manayı anlatır:
Ama geçen asırda, istilâ ve galebe yoluyla İslâm diyarında kâfirler hükümlenni yürütmüşlerdir. O kadar ki; Müslümanlar. Islâm hükümlerim açıklamaktan dahi acizjcalmışlardır. O derecede kı. açıklayanı öldürmüşlerdir.
Ne kadar yazıktır, bu ne musibet, bu ne hüzün ve hasrettir ki, Allah’ın elçisi ve Âlemlerin Rabbi'nin Sevgilisi olan Muham-med’i (sav) tasdik edenlerin başlanna gelmiştir. Zelil düşmüş, kıymetleri de yok olmuştur. Ama, onu inkâr edenler, son derece izzet ve itibar görmüştür.
Müslümanlar yaralı kalbleri ile İslâmın taziyesine otururken, kâfirler, alaya ve eğlenceye alarak onların yaralarına tuz ekmişlerdir.
Hidayet güneşi, dalâlet ufkunda perdelenmiştir. Hak nuru önüne batıl perdesi çekildiğinden, uzaklaşıp gitmiştir.
Şu anda, İslâmın açığa vurulmasına mani hal zeval bulmuştur. Müslümanların sultanının, saltanat tahtına oturduğunun müjdesi vardır. Bu müjde, avamın ve havasın kulağına ulaşmıştır.
Bu durumda Ehl-i İslâm’a düşer ki: Sultan’ın yardımına koşalar. Onun imdadına koşmak, kendilerine bir borçtur. Şeriatın tervici, milletin takviyesi için ona delâlet etmelidirler.
Bu imdad ve takviyenin, elle olması mümkün olacağı gibi, dille de olabilir.
İmdadın en geçerlisi dille olanı olduğu gibi, en faziletlisi de, şer’i meseleleri beyan etmektir; sözle ilgili inançları, kitap ve sünnet-i seniyye, icma-ı ümmet-i nebeviye uyarınca açıklayıp göstermektir. Bu yoldan açıklayıp göstermeli ki, araya dalâlet-çı, bid’atçı, girmesin; sonra yolları kapar, işi fesada çekerler.
İmdad konusunda bu kısım, Ehl-i Hak bilginlerine mahsustur ki, bunlar ahırete yönelmişlerdir.
Dünya bilgilerine gelince: Bunların bütün gayreti dünya me-taına sarılmak, onun geçici şeylerini toplamaktır. Bunlarla arkadaşlık öldürücü zehir olup, fesadlan da pek salgındır.
Anlatılan manada şu şiir pek güzeldir
Olunca ilim sahibi nefsine esir,
Onunla battığı yerden kim çıkabilir?..
Geçen asırda zuhur eden her belâ, anlatılan cemaatın uğursuzluğu sebebiyle geldi. Bunlar o kimselerdir kı, Sultanı, hak yoldan çıkardılar. Yetmiş iki (bozuk) fırkadan hiçbir fırka yoktur kı, dalâlet yolunu seçmekte, uydukları bu bozuk bilginler olmasın. Dalâleti seçenler arasında, bu dalâletinin bir başkasına geçmesi bakımından, bu kötü bilginlerden gayrisi azdır. Bu zamanda, kendilerini sofiyeye benzetenler dahi, bu kötü bilginler hükmündedir; bunların fesadı da başkalarına sirayet eder.
Açık olan mana şu ki; Her kim, yardıma gücü yettiği halde imdada koşmazsa... ama ne çeşit yardım olursa olsun... dola-yısiyle Ehl-i İslâm’ın işlerine de sekte verirse... kendisi itaba uğrar.
Üstte anlatılan mana icabı olarak bu Fakir istiyor ki; Kendisini İslâm devletine yardım meydanına atsın; imkân nisbetınde orada cihad eylesin.
“Her kim, bir cemaatın (mal ve can gibi şeylerle yardımına koşar da herhangi bir şekilde onların) artmasına sebeb olursa onlardandır...”
Mealine gelen hadis-i şerif hükmüne göre, ihtimal ki, bu güçsüz, aciz, onların zümresine dahil olur. Kendimi şu kocakarıya benzetiyorum ki, o, eğirdiği bir iplik yumağı ile, Yusuf’a müşteri olarak pazara çıkıyor... Ona ve bizim peygambenmize salât ve selâm..
Allahu Teâlâ dilerse yakında huzurunuza gelmek şerefi ile şereflenmek ümidi vardır.
Allahu Teâlâ, sana güç ve tam olarak Sultan’a yakınlık müyesser etmiştir. Bunun için, Cenab-ı Şerifinizden beklenen odur kı; Şeriat-ı Muhammediye’nin tervicine, Müslümanların sıkıntıdan kurtulmalarına, İslâm’ın garipliğine gizli ve aşikâr yardımcı olasınız.
Bu mektubu getiren, Emir’den vazife almış olup ikbal sahibi-
172
Mektûbat-ı Rabbânî
dir Geçen sene bu vazifeyi sizin huzurunuzda almıştır. Bu sene de, aynı ümitle gelmektedir.
Sübhan Allah size hakiki ve mecazî devleti nasib eylesin.
MEVZUU: Hamele-i Şeriat-ı Garra (şeriat emirlerini taşıyan) âlimlere ve ilim talebelerine tazim edilmesine teşvik.
NOT; İmam-ı Rabbanî Hz.leri, bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharf ye yazmıştır.
Sübhan Allah, sizlere düşmanlar karşısında yardım eylesin. Seyyid’ül-Enbiya hürmetine... Ona ve diğer peygamberlere sa-lât, selâm ve tahiyyat...
Fukaraya iltifat olarak gönderilen mektubunuzun mütalaası ile şerefyap oldum.
Mevlâna Muhammed Kılıç Muvaffak, mektubunda yazdığına göre: İlim taliplerine ve sofiyeye verilmek üzere bir mikdar harçlık göndermiştir. İlim taliplerini sofiyeden önce zikretmiş ki, himmet nazarında bu, cidden güzel olmuştur.
-Zahir batının unvanıdır.
Hükmüne göre, umarız ki, bu ulema cemaatı için, batında dahi bir öncelik olsun.
**Her kab içindekini sızdırır.”
Manası bu babda pek güzeldir.
İlim taliplerini öncelikle ele almak, Şeriat’ın tervici demektir. Zira onlar, Şeriat-ı Nebeviyye’nin Millet-i Mustafaviye’nin kaimesi (ayakta tutucusu) hükmündedirler. İnsanlar, kıyamet günü, ancak şeriattan sorumlu olacaklardır; tasavvuftan değil.
Cennete girmenin, cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi, Şeriat emrini yerine getirmeye dayanır.
Peygamberler, kâinatın en faziletlileri olarak, insanları ancak şer’i işlere davet etmişlerdir. Allahu Teâlâ, onlara salât ve selâm eylesin. Kurtuluşun esasını onda bulmuşlardır. Bu büyüklerin
gönderilmesinden maksat şudur; Şer’i emirlerin tebliği.
İşte yukarıda anlatılan manadan anlaşılıyor kı: Hayırların en büyüğü şeriatın tervicine çalışmak, onun hükümlerinin her birini ihya etmeye gayret etmektir. Bilhassa şu zamanda kı: İslâmî esaslar yıkılmaya bırakılmıştır. Allah yolunda binlerce nakdi tutarda sadaka verilse, şer’i meselelerden birim yerine getirme sevabına eşit olamaz. Şundan ki: Böyle bir fiil, yaratılmışların en büyükleri olan peygamberlere uymaktır; onlarla kurulan bir ortaklıktır. Onlara salât ve selâm olsun.
Muhakkak olan bir durum var ki, o da şudur: Hasenelerin en kemallı derecede olanları bu zatlara bırakılmıştır. Nakdi yardım gibi sadakaları, başkaları da yapabilir.
Şeriatın ikamesinde, onun hükümleri ile amel etmekte nefsin muhalefeti vardır. Zira şeriat, nefsin arzusu hilafına gelmiştir. Ama mal sadakası vermekte, bazen nefsin muvafakati vardır.
Evet... Şayet mal sadakası vermek, şeriatın teyidi ve milletin tervici için olursa, onun için pek yüksek derece vardır. Böyle bir niyetle verilen sadaka, sair işler için başka zamanlarda verilen binlerce sadaka yerine geçer.
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
-İlim talibi, nefsin elinde esirdir; bu hali ile nasıl sofiye üzerine takdim edilir? (Onlardan önce sayılır!) Ki bu sofi, nefsin esaretinden kurtulmuştur.
Bu soruya cevap olarak şöyle derim:
-Bu soruyu soran, henüz sözün hakikatim anlamamış, işin aslına muttali olamamıştır. Şöyle ki; İlim talibi, nefsin elinde esir düşmüşlüğü olmasına rağmen, yaratılmışların kurtuluşunun sebebidir. Zira: Şer’i hükümlerin tebliği onun vasıtasıyla olacaktır. Sofi zata gelince, nefsin elinden kurtulmuş olmasına rağmen, yalnız kendisini kurtarır; kendi dışındakilere iltifatı yoktur. Yani; Diğer yaratılmışlara. Kurtuluşu yalnız kendisine münhasır olana nazaran, başkalarının ve büyük bir topluluğun kurtuluşu kendisiyle olanın, pek faziletli olduğu karara bağlanmış bir iştir. Ancak sofi olan bir zat: Fena, beka, seyr-i anillah ve seyr-i
Mektûbat-ı Rabbani
billah sülüklerinden sonra; halkı davet vazifesi ile bu âleme dönerse, kendisi şeriatı tebliğ edenler zümresine dahil olur. Bunun için verilecek hüküm, en şerefli alimlerin bükmü gibidir. İş bu hal, âyet-i kerimede asıl manasını bulur:
“Bu, Allah’ın fazlıdır; dilediğine verir. Allah büyük fazlın sahibidir.”(62/4)
MEVZUU: Dışını, şeriat hükümlerini yerine getirmekle süsle-mek, Yüce Hakkın zatından başka şeyden jçini temizlemek devletlerini bir arada bulmaya teşvik.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Sübhan Allah, sizi, suri devletle, manevi saadete ermekle mes’ud eylesin.
Hakikatte suri devletin manası şudur: Dış görünüşün, Şer’iy-ye-ı Mustafaviye hükümleriyle süslenmesi... O şeriatın sahibi Resûlullah’a salât, selâm ve tahiyyat.
Manevi saadetin manası ise şudur: Batıni mananın. Yüce Hakkın zatından başka şeylerden kurtarılıp temizlenmesi.
Bu iki devletle şerefyab olanların, saadetine paha biçilmez.
Bir mısra:
Asıl mesele budur, geri kalanı boştur.
Bundan fazlasını yazmak, baş ağrıtmak sayılır.
MEVZUU: Bu düşük dünyayı kötülemek hakkında.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharfye yazmıştır.
Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, zatından başkası-
nın bağlısı olmaktan kurtulmayı, ikram eylesin. Sizi, tam mana-siyle zatına yönelen kullardan eylesin. Daima, zatı ile dolu eylesin.
Zeyğ-i basardan (gözün maddeye kaymasından) kurtulan Seyyid’ül-Beşer hürmetine... O’na, O’nun âline salât ve selâm...
Bilmiş olasın ki: Bu dünya zahirde tatlıdır. Sureta bir tazeliği vardır. Amma hakıkatta öldürücü bir zehir, boş bir matahtır. Onunla alâkadar olup bir bağlantı kurmakta ömrün uzaması ihtimali yoktur.
Dünyaya yönelen yalnız ve yardımcısız kalma sonucuna uğrar; onun fitnesine kapılan çıldırır.
Dünyanın hükmü, altın kaplı necasettir. Onun zehirınin benzeri, şeker karışımıdır.
Akıllı olan o kimsedir ki, onun satılmaz metaına aldanmaya... Böyle boş bir şeye gönül bağlamaya.
Üstte anlatılan mana icabı olarak fakihler şöyle demiştir;
-Biri öldüğü zaman, dese ki:
-Malımı akıllılara veriniz.
Onun malını zahidlere vermek gerekir. Zira, zahid zatlar, dünyadan gönüllerin çekip almışlardır. Onların, dünyadan gönül almaları ise akıllarının ve zekâlarının kemaline delâlet eder.
Bu manada, daha fazlasını yazmak yorucu olur.
Bu mektubta, son olarak anlatılacak bir durum var:
Şeyh Zekeriya bu yıl vergi olmak maksadına müptelâdır. Bu iptilânın mevcudiyeti ile daima burada muhasebe olunmaktan korkuyor. Halbuki, ahiretin muhasebesine göre, bu muhasebe pek kolaydır. Bu arada, sebepler âleminde, en büyük dayanak olarak sizin mübarek teveccühünüzü görüyor. Diliyor ki: Divan-I Cedid’de zahiren kapınızda hizmet edenlerden ola... Yani: Erbabına malum olduğu üzere...
Bir şiir:
Sen bize dil verip de dilberi gösterdin;
Tilkiyi sofra diye arslana gösterdin. replika samsung note 4 sundu.

replika samsung note 4

samsung note 4

replika note 4

note 4

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder