Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- reklam panosu fiyatlari
- Cep Telefonu Modelleri
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Seo Fiyatlari
- Seo Çalişması
- Spot İphone
- Spot Samsung
- Spot Telefon
- replika samsung s4
- replika samsung s5
- replika samsung note 3
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- replika telefonlar ve google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- samsung iphone cep telefonu kelimeleri
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Cep Telefonu Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus
replika telefon ve ortacag felsefeleri
replika telefon ve ortacag felsefeleri evet szilere bugün güzel bilgileri yazan replika telefon dediki çünkü tek bir ruh. tek bir erk, tek bir iman ve bundan dolayı da cor unum el anima una (Actes, IV:32) vardır. Bütün havariler, bütün piskoposlar, hatta bütün Kilise, bu anlamda Petrus’ta birdir ve gerçek Petrus’a, yani Mesih’e katıldıkları için onunla tek bir Petrus ve tek bir ruhturlar.”
Demek ki Kilise içinde piskoposlar arasında mutlak bir eşitlik vardır: omnes etenim episcopi dii suni, et dii nişi a solo Deo suntjudicandi. Papa bunlardan hiçbiri üzerinde aforoz hakkına sahip değildir (De Romano pontijice [Romalı Piskopos Üzerine], De Una Ecclesia [Kilisenin Birliği Üzerine]), çünkü bütün piskoposlar bir oldukları için o kendi kendini aforoz etmiş olur. Aynı nedenden dolayı papanın öğretisel otoritesi, herhangi bir piskoposun öğretisel otoritesinden üstün değildir, çünkü bu öğretiler tamamen aynıdır. Hangi öğretiyi öğretebilir? Petrus ve Pavlus’un öğretisini. Bütün Hıristiyanlar zaten bu öğretiye sahiptir ve onu bilmek için papaya ihtiyaçları yoktur. Roma
Kilisesi’ne diğer tüm kiliselerin anasıdır diyebilir miyiz? Bu doğru değildir. Roma İmparatorluğu’nun üstünlüğü Roma Kilisesi’nin üstünlüğünü sağlamıştır ve Mesih ya da Havarilerin bununla hiçbir ilgileri yoktur: Neque enim Christus hoc decrevit, non hoc sanxerunt Apostoli-, kiliselerin anası Roma değil Kudüs’tür. Böylece Rouen başpiskoposu, Roma’nm öğretisel otoritesine boyun eğmeyi reddederse infidelitas’la, iman eksikliğiyle suçlanamaz; hatta yalnızca beşeri bir kurum olan ve kimseyi de bağlamayan disiplin otoritesine boyun eğmeyi reddettiğinde itaatsizlikle de suçlanamaz: Si quis ergo ei subdere non vult, quid damni meretur a Deo, cujus in hoc ordinationi minime resistit?
Kilisenin bu çok özel kavramının, De consecratione Pontijicum et Regum’da doğal olarak çok önemli siyasal sonuçlan olmuştur. Kilise, tek gerçek kral ve rahip olan Mesih’in eşidir; fakat rahip Mesih’in değil de kral Mesih’in eşidir. Bununla beraber bizatihi Kilisenin içinde Kral Mesih’in en yüksek derecede sureti ve benzeri Krallar’-dan başka kim olabilir? Demek ki Mesih ile Kilisenin bütünleşmesi, kralın şahsında ve onun sayesinde gerçekleşecektir: et ideo reges qui Christi regis imaginem praeferunt, his nuptii magis apti sunt, quarum sacramentum magis praeferunt. Kralların Kilise tarafından kutsanmalarının anlamı budur. Kralların Hıristiyan halkını yönetebilmeleri için bunlar Kilisenin duasıyla emredilmiş (ordinantur), kutsanmış ve takdis edilmişlerdir. Daha önce gördüğümüz gibi Kilise, halktan başka bir şey değildir: Ecclesia quippe Dei quid aliud est, quam congregatio fidelium christianorum in una fide, spe et cha-ritate in domo Dei cohabitantium? Durum böyle olduğuna göre kralların kutsanması-nın amacı Kilisenin yönetimini ve savunmasını onlara emanet etmektir: ad hane (Ecc-lesiam) itaque regendam reges in consecratione sua accipiunt potestatenr, bir de: İdeo enim
rcgi7ant in Ecdesia, quae est regnum Dei, et Christo conregnani, ut eam regant, tueaniur atcfue defendant. Gerçi Papa Gelase dünyaya egemen olan iki üstünlükten bahsetm,ş tir; ruhban otoritesi ve kraliyet erki. Fakat burada “dünya” kelimesi Kiliseden başkj bir anlam taşımamaktadır, diye yorumlamıştır gözü pek anonim yazarımız: Mundunt hic appella sanctam Ecclesiam, quaem in hoc mundo peregrinatur. Demek ki ruhban otoritesi sadece, krala Kiliseyi yönlendirme erkini verme erkine sahiptir. Burada ruhları yönetme erki ile bedenleri yönetme erki arasındaki farklılığa sığınmaya çalışmamalı-yız. Bedenler olmadan ruhları ve ruhlar olmadan bedenleri yönetmek imkânsızdır, çünkü diriliş anında her ikisi de birlikte kurtulmak için yönetilmişlerdir. Zaten Aziz Pavlus da, bedenlerimizin Kutsal Ruh’un mabetleri olduklarını söylememiş miydi? (I, Korintlilere Mektup VI: 19) Krallara yalnızca bedenler üzerinde erk sahibi olma izni verilirse aslında bunlara Kutsal Ruh’un mabetleri ve sonuç olarak da ruhban üzerinde erk sahibi olma izni verilmiş olur. Bu yüzden kralları. Kilisenin, yani Hıristiyan halkının yönetiminden dışlamamalıyız: Böyle bir şey onu kendisine karşı bölmek ve mağdur etmek olur.
Kilise ile Hıristiyan halkının aynı şey olduğu bir öğretide kral ile rahip arasında kökten bir ayrım olamaz: “Tanrı ve Christus Domini [Tanrı’nın kutsadığı] rahip ve kral iseler, her ikisinin de Tanrı’nın inayetiyle yaptığı ve gerçekleştirdiğini yapan veya gerçekleştiren insan değil. Tanrı ve Christus Domini’dir." Kısacası her ikisi de Rabb’in kutsadıkları insanlar oldukları için rahip bir kraldır ve kral da bir rahiptir: Et si ve-rum Jateri volumus, et rex sacerdos et sacerdos rex, in hoc quod Christus Domini est, jure potest apellari. Demek ki geriye bu iki kral-rahipten veya rahip-kraldan hangisinin diğerine üstün geleceğini bilmek kalır. Eski Ahit’te rahipler Tanrı’ya maddi sunaklar verirken krallar manevi sunak sunmaktadırlar. Bunun nedeni, rahiplerin Mesih’in beşeri doğasının habercisiyken kralların da onun ilahi doğasının habercisi olmalarıdır. Bu nedenden dolayı kralların rahipler üzerinde otorite sahibi olmaları doğaldır; krallarla rahiplerin Rabb’in sevgili kulları olmalarından beri bu aynı şekilde devam etmelidir. Çünkü Mesih, ebedi kraldır; Tanrı olduğu ve Baha’yla eşit olduğu için kraldır, oysa rahip olmak için beşeri doğayı üstlenmesi gerekmiştir. Başka bir deyişle, Mesih kraldır ama o hale geldiği için rahip olmuştur. Sonuç olarak dahiliği insanlığından üstün geldiği için Mesih’te kraliyet erki kilise erkinden üstündür. Demek ki rahiplik bir alt doğanın ve görevin, yani insanlığın sureti ve imgesidir; oysa kral daha üstün bir doğanın ve görevin, yani dahiliğin sureti ve imgesidir, işte bu yüzden bazı kişiler krallık erkinin kilise erkinden daha yüce ve daha yüksek olduğunu düşünürler diye sonuca bağlamıştır yazar, et rex majör et
?)ielioris et praestantioris Christi naturae imitatio şive potestalis emulatio.
Bu tuhaf öğreti bir “devlet metafiziği" olarak sunulmuştur.replika telefon Fakat bu öğreti fark edilebilir hiçbir metafizik unsur içermemektedir. Onun sorununun gündeme getirdiği sayısız tartışmalardan birinin ortaya çıkardığı bu Kilise ve kraliyet erki görüşü, karşı çıktığı görüş kadar da “kutsallaştırılmış”tır. Bu öğretide kral bir laik olduğu için ya da dünyevi olanın ruhani olana karşı üstünlüğünden dolayı rahibin üstünde bulunmaz; bunun tersine kral-rahip unvanından ve Kilisenin başkanı olduğundan dolayı rahibin üstünde yer alır. Bununla beraber Devlet Kilise içinde yer aldığı için, inananların hükümdarı. Kilisenin hükümdarı olmayı hak olarak iddia edebilir: Corpora christianorum minime regerentur, si regalis potestas ab Ecclesia dividerelur. Demek kı burada Hugues de Saint-Victor’la aynı sahadayız ya da daha doğrusu bu iki öğreti de aynı türün içinde birbirine zıttır ve aynı türe ait oldukları için York incelemeleri, laiklerin laik oldukları için Kiliseyi oluşturduklarını savunan ve o güne kadar papa lehinde olan bu ilkeyi kralın lehine çevirmiştir. Eğer durum böyleyse laiklere hükmeden. Kilisede de hükmeder; onun Kilise üzerinde hükmedip etmediği sorusu er ya da geç sorulacaktır.
KAYNAKÇA
XII. YÜZYILDA TARİH YAZIMI. - Joh. Spörl, Crundjormeıı hochmittelalterlicher Geschicht-sanschauung, München, 1935. — J. T. Shotvvell, An Introduclion to the History oj History, in Re-cords of Civilization, Columbia Universiiy Press, 1922, özellikle s. 278-313: Christianity and History. - Christopher Mierovv, The Two Cities. A Chronicle of Universal History to the Year 1146 A.D., by Otto Bishop of Freising, Colombia University Press, New York, 1928, mükemmel bir Giriş ve Kaynakça, s. 81-84.
SİYASİ ÖĞRETİLER. — R. W. ve A. J. Cariyle, A History of Mediaeval Political Theory in the West, c. II. - R. L. Poole, Ulustrations of the History of Mediaeval Thought and Learning, Londra, 1920. - H. Boehmen, Kirche und Staat in England und in der Nortnandie ini X/ und XII Jahr-hundert, Leipzig, 1899. — Alois Dempf, Sacrurn inıperiunı, München, 1929. - Z. N. Brooke, The English Church and the Papacy from the Conquest to the Reign of John, Cambridge University Press, 1931.
HONORİUS D’ALTTUN. — Sutnına gloria, in Monurnenta Cermaniae Historica: Ubelli de Lite, c. III, s. 63-80.
TRACTATUS EBORA CENSES: H. Boehmer tarafından yayımlanmıştır, in Monurnenta Cer-manicae Historica: Libelli de Lite, c. III, s. 642-686. - bkz. H. Boehmer, Kirche und Staat, s. 436-497.
Geneline bakıldığında XII. yüzyılın enielektüel harekeli, Hırisiiyan düşünce un hinde yeni bir çağın hazırlığı olduğu kadar, ortaçağın Geç Roma İmparatorluğundan miras aldığı Latin Kilise Babaları kültürünün Batı’da, özellikle de Fransa’da gelişmesi| olarak görülmektedir. Geldiğimiz dönemde XIII. yüzyılın ilham alacağı büyük felsefi) yönelimler henüz tüm berraklığıyla ortaya konmamıştır. Ne Arap filozoflar ne de Aristoteles'in metafiziği okullara ulaşmıştır; ama bir süre sonra Batıya ulaştıklarında okulların geleneklerini altüst edecek ve eğitimi derinlemesine değiştireceklerdir; bununla beraber Hıristiyan düşüncesinin bu şoku yaşayacağı temel konumlar zaier çoktan doldurulmuştur. Aziz Anselmus'un, Victorcuların ve Gilbert de la Porree'nir teolojisi sayesinde daha soyut ve Aziz Augustinus'un teknik yönünden daha katı bi| tekniğe sahip bir Plaionculuk mevcuttur; bununla beraber bu Platonculuk, Proclu ve İbn Sina'dan gelecek çağrışımlara açık, bunlar tarafından tamamen cezbedilm tehlikesinden habersiz ve taviz vermeden onları kucaklamaya hazırdır. Özellikle Azi Augusiinus'tan etkilenecek XIII. yüzyılın öğreti grubuna -ki Aziz Bonaventure'ün relisi bunun en bütüncül örneğidir- Augustinusçuluk adını vermek yerinde olacal sa, bu yüzyılın eserinin geniş ölçüde Aziz Anselmus ve Victorcuların öğretisinin -1 yeni felsefi kalkılan ve farklı zihniyetleri özümleme işine bu ilkeleri uygulayacaklıı düzenli devamı olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan tümeller sorunu konusunc XII. yüzyılın okullarında sürüp giden geniş araştırma, mantıkçıları her yerde melal zik alanına girmeye götürmüştür. Teolojide Augustinus'un otoritesi. Platon ve yer , Platonculuğun etkilerine açık ve elverişli bir alan hazırlarken, Abelard'ın tümeller s i runuyla ilgili vardığı en son sonuç Aristoteles felsefesinin gelecekteki zaferinin ön t llirtisi gibi görünmekteydi. Isaac Stella veya Hugues de Saint-Victor'da da gördüğ |müz gibi idrakin en üst kesimini idrak edilebilir aydınlanmalara açmayı hararetle Jeyenler bile Aristoteles’in haklı olduğu bir bilgi derecesi bulunduğunu kabul etrr terdi. Akıl yürüten aklın (ratio) düzlemi olan bu soyut bilgi düzlemi, bizatihi felse İlin düzlemidir.replika telefon Demek ki XIII. yüzyıla yaklaştıkça Aristoteles’in otoritesini Aziz ^
tustinus'un otoritesiyle rekabet içine sokacak eğilimi daha net bir biçimde görmeP ^iz. Nitekim Aristotelesçi bilgi teorisi, sayıları gitgide artan kişileri çekmekle kalr fakta, XII. yüzyılın ortalarından itibaren Aristoteles fiziğinin en azından zihniyeti issedildiği görülmektedir. Abelard tümeller sorununun gerçekçi çözümünü rede tektedir, çünkü varolan her şey maddeden ve şekilden oluştuğu için gerçekçi ^rçek fizikle bağdaştırmak imkânsızdır; aynı zamanda Salisburyli John da sor
gerçeğin saf idrak edilebilir olmadığını kabul etmiştir ve bu andan itibaren Albertus-çu-Thomasçı Aristotelesçiliğe olumlu alan açıldığı kesindir.
XIII. yüzyılın büyük öğretisel sentezlerinin taslağı ortaya çıktığı gibi bunların nerede ve hangi kurumda gelişeceği şimdiden görünmektedir. XII. yüzyıldan itibaren Paris ve okulları, özellikle de diyalektik ve teoloji alanında evrensel bir üne sahipti. Abelard felsefi eğitimini bitirmek için Paris’e geldiğinde, diyalektik eğitimini gelişmiş bulmuştur; perveni tandem Parisios, ubijam Maxime disciplina haec Jlorere consueverat. Kendisi de ünlü bir üstat olma arzusuyla her zaman ya Paris’te sur içi kentte ya da karşı karşıya kaldığı muhalefetlerden dolayı Sainte-Genevieve tepesinde ve Paris’in mümkün olduğu kadar yakınlarında ders vermeye çalışmıştır. O dönemden kalan tanıklar sayesinde Abelard’m öğretmen olarak olağanüstü bir başarıya sahip olduğunu bilmekteyiz. Başrahip Foulques de Deuil’ün Abelard’ın hadım edilmesinden sonra filozofa yazdığı bir teselli mektubu, Paris okullarının Abelard’ın dersleriyle ne kadar büyük bir üne kavuştuğunu göstermektedir; “Az bir zaman önce bu dünyanın zaferi seni lütuflarıyla donatıyordu ve senin kaderin talihsizliklerine tabi olduğunu tamamen unutmuştuk. Roma sana eğitmen için çocuklarını gönderiyordu ve eskiden bütün bilimlerin bilgisini dinleyicilerine dağıtan Roma, öğrencilerini sana göndererek senin hikmetinin onunkinden üstün olduğunu kabul ettiğini gösteriyordu. Ne mesafe ne dağların yüksekliği ne vadilerin derinliği ne tehlikelerle ve hırsızlarla dolup taşan yollar sana doğru koşmalarına engel olmuştur. Genç Ingilizler ne denizleri aşmaktan ne de ürkütücü fırtınalardan korkuyorlardı; adını işittikleri an, bütün tehlikeleri göze alarak sana doğru koşuyorlardı. Uzak Britanya, çocuklarını yetiştirmen için onları sana gönderiyordu; Angevinler kendi çocuklarını sana sunuyorlardı. Po-itevinler, Gaskonlar ve Ispanyollar, Normandiya, Flandres, Almanya, Souabe, zihninin gücünü yüceltmekten ve övmekten yorulmuyorlardı. Senden öğrenilemeyecek bilgi bulunmazmış gibi, senin eğitimine susamış bir halde akın eden Paris kentinin bütün sakinlerini ve Fransa’nın en uzak bölgeleri kadar en yakın bölgelerinden gelenleri hiç saymıyorum bile.” XII. yüzyılın sonlarına doğru Paris okullarının üstünlüğü evrensel olarak kabul edilmiş, “Katolik inancının bu kalesi”ne giden yollara akın edilmiştir; her şey, XIII. yüzyılda Paris Üniversite’si adını alacak eğitim merkezinin yakında oluşacağına işaret etmektedir.
Skolastiğin büyük yüzyılını özenle hazırlayan, bu derece verimli olan ve çeşitlilik içeren bu dönemin kendi özgünlüğüne sahip olduğu da bir gerçektir. XII. yüzyıl bir hazırlık dönemidir; fakat söz konusu olan yalnızca bu değildir; XIII. yüzyıl kadar güçlü ve sistematik bir görünüm arz etmese de XII. yüzyıl, hayatı kabullenişinde
kendine has bir zarafete, bir inceliğe sahipti; ki daha şekilsel ve daha bilgiç olan b sonraki yüzyıl bu geleneği sürdürmemiştir.
XII. yüzyılın zihniyetinin XIII. yüzyılla kıyaslandığında, ne ölçüde XV. ve XVı yüzyılların zihniyetine daha yakın olduğunu saptamakta yarar var. Salisburylı John’un hümanizması üzerinde durduk, çünkü o dönemde bu hümanizma hiçbir fj. lozofa ona olduğu kadar nüfuz etmemiştir; şunu da eklemek gerekir ki Aziz Tho-mas’m çağdaşlarına göre Salisbury’nin çağdaşları Grek-Latin uygarlığının güzelliklerine çok daha duyarlı olmuşlardır. Bu, pagan yazarlara karşı eski Hıristiyan ve özellikle de keşiş kuşkuculuğunun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu yazarların dostlan XII. yüzyılda büyük ölçüde çoğalsa da düşmanlan da silahlarını bırakmamışlardı. Hiçbir şey bu kuşkulu hoşgörüyü, bir pagan yazarın kaleme aldığı ders kitabını kütüphaneden alabilmek için yapılması gereken işaretler hakkında Cluny’nin yönetmeliğinde yer alan madde kadar iyi sembolize edemez: “ilk önce kitap için genel işareti yapın, sonra da kulağı kaşınan köpeğin ayağını kulağına koyması gibi parmağınızla kulağınıza dokunun, çünkü bir kâfir bu hayvana benzetilebilir.” Demek ki bir Ovidius alabilmek için kulaklarını kaşıyorlardı, kaşınmaktan da kendilerini alamıyor-lardı. Platon’la birlikte laubali şairlerin cumhuriyetten atılmasını talep eden, aynı zamanda da hakkında konuştuğu konuyu iyi bilen ve onların etkileşiminden söz eden, kendisi de Eskilerle dolu olan Abelard için de aynı şey söz konusuydu. Onun eserlerini açar açmaz bu diyalektikçinin sık sık Cicero’yu, Seneca’yı, Vergilius’u, Horati-us’u, Ovidius’u zikrettiğini görmekteyiz ve bu alıntıların suni alıntılar veya yalnızca onun yazılarım süslemek için yazılmış yazılar olmadıklarını fark ederiz; bu alıntılar bu kişinin hoş bir şekilde ifade edilmiş güzel düşüncelerden tat aldığını da gösterir. O Aziz Hieronymus gibi paganları okumayı seviyordu ve bu konuda da onu zikretmiştir:replika telefon propter eloquii venustatem et membrorum pulchritudinem. Abelard’ın kendisi de ilahiler ve bir diyalektik şiir yazmıştır; bu eserlerinin edebi başarılarını abartmama! gerekir, fakat bunlar gazel konuşma sanatına duyulan ilgiyi gösterir ve Heloise’le yap tığı bütün yazışmalar Latin klasiklerin onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu doğ rulamaktadır.
XII. yüzyıl, Abelard’dan çok daha iyi şairlere tanık olmuştur. Bunlardan bazıla Eskileri taklit etmeye çalışmışlardır; teologlar veya filozoflar arasında birkaçıyla kar; laştık: Örneğin Bernard Silvestre ve Alain de Lüle. Yaklaşık 1055 yılında doğan, 10! 1125 yılları arasında Mans piskoposu ve 1125-1133 yılları arasında Tours başpiskopo olan Hildebert de Lavardin gibi bazıları da sadece şair olmuşlardır; bu kişinin bir iri, uzun süre klasik bir Latin eseri olarak bilindi. Kuşkusuz Hildebert model aldık
rının pek gerisinde kalmıştır; fakat Latince ölü bir dil haline geldiğinden beri kaç büyük Latin şairi çıkmıştır ki zaten? Petrarca’nın kendisi bile bu girişimde başarısız olmuştur. Kültürlü birisinin klasikleri taklit etmekten haz duyması, kuşkusuz bir hümanizm belirtisidir; zaten böyle bir şeye girişmesi bile ona belli bir başarı getirmiştir. Hildebert bu konuda o kadar da kötü sayılmaz:
Par tibi Roma nihil, Cum sis prope tota ruina:
Quam magni Jueıis integra jracta doces. honga (uos Jastus aetas destruxit, et arces Caesatis et superum templa palude jacent.
Urbs cecidit de qua si quicquam dicere dignum Moliar, hoc potero dicere: Roma Juit.
Bu şiirin değeri yalnızca biçiminin kalitesinden değil, aynı zamanda işlediği konudan da kaynaklanıyor. Yıkıntıların şiiri, büyük Roma nostaljisi, bütün bu duyğular genellikle XV.-XVI. yüzyıllara tarihlendirilir ve bu duyguların ortaçağda bilinmedikleri düşünülür. Oysa bunlar daha XII. yüzyılda Hildebert’in eserinde mevcuttur. Zaman zaman Hildebert’in kadim Roma’yı öldü diye bildiği ve onun yerine de Hıristiyan Roma’yı yücelttiği için bu dönemi, bir Rönesans adamı olarak hissetmediği itirazı yapılmıştır. Ama XVI. yüzyılın hümanistleri bu dönemi daha mı farklı hissedeceklerdi? Yurttaşı Joachim du Bellay’in AntiquitĞs [Antikiteler] adlı eserinde, 18. soneyi okuduğumuzda orada da aynı hisleri görürüz ve bu iki şairden XII. yüzyıla ait olanı, kendini Latince ifade etmiştir.
Bu taklit şiirin karşısında, ritimli ve uyaklı, halk Latincesi ile yazılmış ve pagan Roma’nın büyük edebi üslubuna ulaşma iddiası taşımadan onun dilini, hâlâ yaşayan bir dilmiş gibi, dönemin en derin düşünce ve duygularını ifade etmekte kullanan şiirler tercih edilebilir. Abelard’ın ve diyalektikçilerin azgın düşmanı olan, Cluny tarikatının liturjide ve Kiliselerin yapımında aşırı lükse kaymalarını sert bir biçimde eleştiren Aziz Bernard de Clairvaux mükemmel bir yazardı; Meryem Ana hakkında yazdığı vaazı hâlâ çok hoştur. Uzun zaman ona atfedilen ve onun düşüncesini sadık bir şekilde veren Latince yazılmış uyaklı şiirler, bizi Abelard'ın okul için kaleme aldığı dişliklerden daha fazla duygulandırır:replika telefon yazdı ve sundu..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder