replika telefonlar ve modern islam47
bugün de bitiyor yine ve ben halen yazıyorum replika telefonlar dediki Her semavî din gibi İslam da evrenselleşme sürecinde kısaca kil/akıl” olarak ifade edüen iman ile akıl veya din ile felsefe geıilimini yaşamıştır. İslam’da akıl/nakil ilişkisi, "sarih akıl ile sahih naklin tevafuku ve şer’in replika telefonlar asırda Batdı modernliğin gelişi, İslam dünyasında akıl/nakil geriliminin dönüşüne yol açtı. Batı medeniyetinin. Mısırlı düşünürler tarafından rasyonalitenin ürünü maddî bir uygarlık olarak algılanması, İslam tasavvurlarını da derinden etkiledi. Ebubekir Râtib ve Rifâ’a Tahtâvî gibi ilk gözlemciler sezgisel, Afgânî ve Abduh gibi daha sonraki gözlemciler ise daha bilinçli olarak Batı’nın ulaştığı bu maddî gücün arkasında sekülerleşme, sekülerleşmenin arkasında ise aklileşmenin yattığını anlamışlardı. Bu yüzden Mısırlı modernistler. Batı gibi ilerlemek için dinlerini akla uygun hale getirmenin kaçınılmaz olduğu sonucuna vardılar. Batı’da sonunda bilgi kaynağı olarak aklın neredeyse vahyin yerini aldığı sekülerleşme, uzun bir süreçte gerçekleşti. İslam dünyasında ise bu tür doğrudan bir sekülerizmin gündeme gelmesi için vakit henüz erkendi. Sekülerleşme, sarih değil, ancak zımnî olarak, Afgânî ve Abduh
hâkimiyeti, aklın kılavuzluğu” olarak formüle cdilmişlir (İzmirli 1981: 30, 36). İmâm-ı A’zam, yani “en büyük imam" lakabı verilen Ebu Hanife, dinde “vahdet içinde kesret” formülüne göre inanç (fıkh-ı ekbeı) alanında nakil ve uygulama (fıkh-ı asgat) alanlarında akla ağırlık vererek ideal ilişki modelini ortaya koymuştur. Ancak daha sonra akılcı Mu’tezile’ye karşı İslam inançlarını savunmak üzere kelamın ayrı bir bilim dalı olarak zuhuruyla nakil ile akıl arasında yeniden bir denge kurma problemi ortaya çıkmıştır. Disiplinler açısından bakıldığında bu gerilimin ehl-i sünnet kelamı içinde Eş’ariye ile Mâtürîdiye ve dışında kelam ile felsefe arasında yaşandığını görmek mümkündü. Eş’ariye, akılcı Mu’tezile’ye karşı İslam’ın dogmatik temelini güçlendirerek fiilen ehl-i sünnet kelamıyla özdeş hale gelmiştir. Diğer taraftan fıkıhtaki imamları Ebu Hanife’nin tutumunun aksine Mâtürîdiye, ehl-i sünnet kelamı içinde daha akılcı bir çizgiye kaydı. Sonuçta klasik İslâmî ilimler çağında (1000-1300) bir taraftan ehl-i sünnet kelamı karşısında Mu’tezile yenilirken, diğer taraftan da İslam felsefesi kelamın içine alındı.Ancak XIX.
554 BEDRİ GENCER
tarafından dindeki geleneksel vahiy-akıl dengesinin bozulmasıyla b yacaktı.
Bu süreçte ortaçağ İslam dünyasında da gündeme gelen “vahiy-ai(,j din-felsefe ilişkisi” gibi klasik tartışma konularına bağlı olarak bilim” ilişkisi gibi nisbeten yeni konular da tartışma gündeme gelmjşJ Bunun sonucu olarak Mu’tezile ile ehl-i sünnet kelamı, Eş’ariyç ^ Mâtüridiye ve kelam ile felsefe ekolleri arasındaki geleneksel karşılaş^^ 1ar da geri döndü. XIX. asırda Batılı rasyonalizmle karşılaşan Müslüm^fj düşünürlerin bu konuda kendi geleneklerine dönmeleri normaldi. Özg] likle Hindistan, Mısır ve bunların etkisiyle Güneydoğu Asya gibi İslau,j bölgelerde Mu’tezile kelamı tekrar entelektüel gündeme geldi (Martin 1997), Hint ve Mısır modernistleri (Ahmed Han, Afgânî ve Abduh), "yç. ni-Mu’tezilî” olarak adlandırıldılar (Caspar 1957, Khalid 1969, Gardet 1972, Hildebrandt 2002). Bu arada modernizm. Şeyhülislam Mustafa Sabri örneğinde olduğu gibi, Eş’ariye ile Mâtüridiye arasındaki gizli geri, limin de su yüzüne çıkmasına vesile oldu.
AKLÎ DİNDEN TABİÎ DÎNE
Muhammed Abduh, İslam âlimlerinin “sarih akıl ile sahih naklin tevafuku” (İzmirli 1981: 36) olarak ifade ettikleri gibi, ikisi de Allah'ın eseri iki hidayet kaynağı olarak vahiy ile akıl arasında mutlak bir uyum ve işbirliği öngörür. Aralarında mutlak uyum olduğuna göre, vahyin tatbikiyle aklın kullanılması arasında zahiren bir ihtilaf çıktığında bunun sebebi, ya vahyin yanlış anlaşılması veya aklın istismarında aranacaktır. Hadisçile-rin “te’vilü muhtelifı’l-hadis” adlı bir alt-disiplinde ele aldıkları bu ihtilaf, Kur’ân’dan çok Sünnet için geçerlidir. Böyle bir ihtilaf durumunda ise “akıl ile hadis çatışır gibi göründüğünde aklî delile itibar olunur” şeklindeki ilke devreye girer, Abduh (1980: III/282, 426, 47o)'a göre. Ancak haberin tevatürü bakımından iki şık ve gene haberin tevatürü durumunda “tefviz” ve “tevil” şeklinde iki şık söz konusudur. Birincisi, hadisin sıhhatiyle birlikte anlaşılmasındaki aczi kabul ederek gerçek manasını Allah’a havale etmek [tevfı^, İkincisi ise, dil kurallarını gözeterek hadisi akla uygun şekilde yorumlamaktır {tevil) (Adams 1968:129). Diğer taraftan tevatür derecesine yükselmeyen âhad hadisler için ret yolu daimy açıktır, Abduh için.replika telefonlar sundu..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder